Bu gezi yazısına şaka yollu bir başlıkla başlamak istedim. Tabi ki Susurluk'ta
böyle bir şey olacak değil. Ama ne yazık ki artık Türkiye'de susurluk dediniz
mi hemen aklınıza şu meş'um kaza geliyor. Aslında bu durumdan Susurluk'ta yaşayanlar
da rahatsız. Böyle bir deşifre kaza ile anılmak istemiyorlar. Ama gelin görün
ki İzmir İstanbul yolu tam da bu şirin beldenin içinden geçiyor. Tonlarla yük
taşıyan kamyonlar hep burayı kullanıyorlar. Birde çevresinde güzel konaklama yerleri
olunca normalde transit geçen arabalar yavaşlama ve park etme eğilimi gösteriyor.
Derken böyle istenmeyen şeyler olabiliyor. Neyse bunları geçelim çünkü benim konum
tarih. Susurluk Kazasının tarih olması için üzerinden daha bir 90 yılın geçmesi
gerekecek ki sanıyorum bu zaman dilimini benden sonraki tarihçiler yazacaktır.
Biz gelelim bizden en az yüzyıl önce olmuş hadiselere. Evet dünden beri susurluk'tayım
ve burası hakkında araştırma yapmaya devam ediyorum. Geçmişi çok eskilere gitmiyor
buraların. Eskiden yukarılarda bir köy yerleşimi iken şimdi bir hayli gelişmiş.
En meşhur şeyi ayranı. Bol köpüklü kıvamlı bu güzel ayranı içmek için yoldan geçen
herkes kısa bir süreliğine de olsa buralarda mola veriyor.
Nereden Çıktı Bu Kolezyum Olayı: 
Geçtiğimiz haftalarda Balıkesir Pamukçu'ya gittiğimde oradaki Belediye Başkanı bana bir broşür vermişti. Balıkesir ve ilçelerini tanıtan bu broşürde Kapıdağ yarımadası civarında yani Erdek yakınlarında bir kolezyum görülüyordu. Bir hayli heyecanlanmıştım. Çünkü Anadolu'da bu güne kadar hiç Kolezyum görmemiştim. Bilmeyenler için açıklayacak olursak, hani şu Gladyatör filminde de bol bol görebileceğiniz
yuvarlak formlu ve çok katlı amfitiyatro binası. Ama içinde glatyatör döğüşlerinden, tiyatrolara, zavallı insanların aslanlara yedirilmelerine kadar ne ararsanız gerçekleştirilen bir ortam.
Susurluk'ta bizlere yardımcı olan Enes Bey'e broşürde gördüklerimi anlatınca
hemen sizi oraya götürebiliriz dediler. Sevinerek kabul ettim. O sabah erkenden
yola çıktık. Susurluk'tan kısa bir süre sonra Bandırma'ya doğru uzanan yol sapağına
geldik ve Bandırma yönüne döndük. Aslında Susurluk civarında da gezilebilecek
bir kale ve Cenevizlilerden kalma köprüler vardı. Fakat kolezyumu görmeyi kafaya
takmıştık bir kere. Önce oraya gidelim dedik.
Bir Pers Satraplığı: Daskyleion
İzmir İstanbul yolundan Bandırma'ya saptıktan 20 km. kadar sonra Aksakal Kasabası'na
geliyorsunuz. Buradan sola doğru bir sarı tabela size Daskyleion (Hisartepe)
yazısı ile tarihi bir mekanı işaret ediyor. Burası bir roma kenti değil. Hatta
Anadolu'da Roma etkisinin en az görüldüğü yerlerden biri. İlkçağdan kalma bir
yerleşim merkezi burası. Anadolu'nun tarihi gelişimine uyarak öncelikle Frig
izleri görüyoruz Daskyleion'da. Hatta buradaki bulgular bize Friglerin Trakya
üzerinden Anadolu'ya girdiklerinin kanıtlarını da veriyor. Sonrasında Lidyalılar
tarafından yönetiliyor. Fakat Anadolu'daki Pers istilası sonrası birçok yer
talan edilirken burası Perslerin ana merkezlerinden biri haline geliveriyor. 
Lidyalıları yenen Persler Anadolu üzerinde Satraplık denilen şehirler kurmuşlar. Ve buraları bu yönetim birimleri ile idare etmeye çalışmışlar. İşte burası da böyle bir Satraplık imiş. 40 yılı aşkın bir zamandır devam eden kazılardan buradaki Pers sarayının ne kadar ihtişamlı bir yapı olduğunu kestirebiliyorsunuz. Bandırma Müzesi'ne ziyarete giderseniz bu kazılardan çıkmış bir takım Pers buluntularını
da görmeniz mümkün. Hatta Daskyleion kazılarında birçok Pers mührü bulundu ki
bunlar İran'da bulunan Pers kralının Anadolu'daki Satrapları ile yaptığı görüşmelere
ait mühürlerdi. Birçok yerde olduğu gibi burada da Perslerin kökünü kazıyanlar
Makedonyalı İskender'in askerleri olmuş. Girdikleri her yer gibi burayı da yakıp
yıkmışlar. Güzelim Pers Satraplık Saraylarını yerle bir etmişler. Allah'tan
Romalıların ikinci devresi olan Bizanslılar burayı askerleri için kullanmışlarda
onlar biraz derleyip toparlamışlar.
Buraya girsek mi diyoruz. Sonra da burayı da dönüşe bırakalım kararı ile hiç
duraksamadan ilerliyoruz. (Not:Erdek dönüşünde Daskyleion'a uğradık. Ama mesai
bitimi olduğu için ören yeri kapatılmıştı. Ortada sadece kazısı yarım duvarlar
görülebiliyordu.)
Bandırma'dan 8 km. kadar sonra işte o merakla görmek istediğim dar boğaza geliyoruz.
Burası Kapıdağ Yarımadası'nın kara ile en ince bağlantısının olduğu yer. Zaten
haritada buraya bakacak olursanız Kapıdağ Yarımadası'nı bir mantar şeklinde
göreceksiniz. Bu mantarın sağ altında kalan kısım Erdek şehrinin bulunduğu yer.
Bizlerde öncelikli olarak Erdek'e gidelim ve Kyzikos denilen bu Antik Roma Şehrini
ve hepsinden önemlisi Kolezyum'u oradakilere soralım diyoruz. 
Cennete Gidiyorum Derken Cehenneme yuvarlanmak:
Erdek'e yakşaşırken bir tabela bizi bayağı heyecanlandırıyor. Üzerinde kocaman
harflerle "Cennet Bu Tarafta" yazıyor ve hemen yanındaki bir el de Erdek tarafını gösteriyor. Az sonra bu küçük şehre giriyoruz. Erdek birçok sahil kasabamız gibi yazlık bir yer. Nüfusu da kışın azalırken yazın müthiş bir şekilde artıyor. Erdek'te önce nereye gidelim diye soruşturduğumuzda bize Agrigento
adında bir oteli tavsiye ediyorlar. Bu otelin özelliği ilginç bir müzeye sahip olması imiş. Otel sahibi bu konulara meraklı bir kişi olduğu için dünya üzerinde toplayabildiği birçok şeyi buraya taşımış. Bizlerde öncelikle bu otele geliyoruz. Bahçesi heykellerle dolu. Ama genelde heykellerin hemen hepsi Roma döneminin taklidi olan alçı dökme ve hepsi de yarı çıplak kızlardan oluşuyor. Son derece
sanattan uzak bir görüntü. Eğer bunları düşünenlerin amacı turistlere daha cazip
bir ortam sağlamak ise Romalılara ait farklı formlarda daha birsürü heykel çeşidi
koyabilirlerdi.Ya da Mısır, Mezopotamya belki de Anadolu Uygarlıklarına ait.
Ama sanıyorum mesele bağcıyı dövme meselesi.
Otelin müze kısmında genelde farklı ülkelerden toplanmış hediyelik konumunda
satılan eşyalar sergileniyor.
Tarihi bir değerleri yok gibi. Gibi diyorum çünkü hiçbirinin üzerinde ne olduğu hangi dönemi temsil ettiği yazmıyor. Yan odaya geçiyoruz. Burada gerçekten orijinal bir emanetin varlığından bahsediyorlar. Bir Kabe anahtarından. Ne yazık ki anahtar şuan Antalya'da bir başka sergide bulunuyormuş. Sadece resimlerini görmekle yetiniyoruz. Gerçekten de orijinal bir anahtar gibi duruyor. Bu mekanda dikkatimi çeken en önemli şeylerden birisi de Peygamber Efendimiz'in Mescidi ve türbesine ait kroki ile Sultan 2.Abdülhamid Han'a ait bir taht.
Hadriyan Tapınağındaki Böğürtlenler:
Otel sonrası şehir merkezine geçiyoruz. 19.yy a ait bir caminin etrafında taksicilerde
dahil birçok kişiye Roma Kolezyum'unu soruyoruz. Fakat kimsede tık yok. Kyzikos'u
soruyoruz. Eh şöyle böyle cevap vermeye çalışanlar çıkıyor ama tatmin edici
bir şey alamıyoruz. Kendimiz buluruz diyor ve ana yola çıkıyoruz. Kyzikos tabelasının
yanına geliyor ve gösterdiği yerden içeriye dalıyoruz. Gözlerim bir antik kent
kalıntısı arıyor fakat üzeri diken çalıları ile kaplı bir taş yığınından başka
bir şey göremiyorum.
Basamaklı yapısına bakınca bunun bir tapınak, Hadrian Tapınağı olduğunu anlıyoruz. En çok etkilendiğim şey devasa boyutlardaki sütun başlığı parçaları. Buralarda
nasıl binaların olabileceğini hayal bile etmek zor. Bu taş yığınlarından pek bir şey anlayamasak da taşların üzerinde bitmiş olan böğürtlenler birhayli hoşumuza gidiyor. Mevsim Aralık ayı ama ne hikmetse dalları kara kara böğürtlenlerle dolu mübarek dikenlerin. Doya doya yiyor ve tabiî ki bunlar için (Hadrian'a
değil) dikenin içinde bu lezzeti yaratana şükrederek ayrılıyoruz.
Akkuyu denilen mevki Erdek'in uzak mahallesi sayılıyor. Fakat burası tam bir köy görünümünde. Evlerden birinin önünde gördüğümüz bir amcaya Roma Harabelerini
soruyoruz. Eliyle yukarıları göstererek dağın yukarı eteklerindeki zeytinliklerde Roma Harabelerinden görebileceğimizi söylüyor. Arabamıza atladığımız gibi tepeye tırmanmaya başlıyoruz. Tepenin belli bir yerinde toprak bir yol sağa doğru ayrılıyor. Arabadan inerek yayan bir vaziyette zeytinliklere doğru dalıyoruz. Birhayli ilerledikten sonra bir
takım yapılara rastlıyoruz. Gözlerimiz yuvarlak bir kolezyum arasa da bulabildiklerimiz Su kemerlerinden başka bir şey değil. Parça parça zeytinliklerin içinde bir görünüp bir kaybolan su kemerleri.
Sakın O Yola Girmeyin:
Zeytinliklerin arasında zeytin silken çiftciler görüyoruz. Onlara Romalılardan
kalma tiyatro gibi bir yapı aradığımızı söylüyoruz. Köylüler, 25 km. kadar ileride
böyle bir yapının olduğunu söylüyorlar. Ama arkasından da ekliyorlar. -"Bizce
kesinlikle gitmeyin. Çünkü buradan yukarıya tırmanırken 10 km. sonra Yukarı
Yapıcı Köyüne geleceksiniz. Bir 10 km. sonrasında da Ballıpınar Köyü geliyor.
Buradan 6 km. aşağıda dere yatağında o bahsettiğimiz yapı var. Ama yollar çamur
içinde. Geçen bizim traktör bile zor çıktı. "Aklıma Amerikalıların çevirdikleri
gençlik filmleri geliyor. Hani üç beş genç kızlı erkekli tatile çıkarlar. Issız
bir orman yada adayı tercih ederler. Yolda yaşlı bir adam çıkar önlerine ve
der ki: -Sakın buradan ileriye gitmeyin bilmem kaç yılından beri buradan içeriye
giren hiç kimse geriye dönmedi." :) 
Birbirimize bakıyoruz. Ben aradayım, canım gitmek istiyor ama ısrar da etmek istemiyorum. Allahtan guruptan iki kardeşimiz -"buraya kadar gelmişken geriye dönmek olmaz" diyorlar. Seviniyorum. Arabayı bıraktığımız yere doğru tırmanmayı sürdürüyoruz. Nihayet arabanın yanına varıyor ve yeniden yol almaya
başlıyoruz. Yol alabildiğine toprak. Ama buralarda öyle çamur falan görülmüyor.
Derken zeytincinin söylediği birinci köye varıyoruz. Orada bir başka amcaya
soruyoruz. İleride dağın ötesindeki dere yatağında tarihi bir yapının varlığından
o da bahsediyor ama yine aynı öğüt.
-"Yollar çamurlu olabilir." Allah Kerim diyor ve devam ediyoruz. İkinci
köye varıyoruz. Yolun bundan sonraki kısmı iyice zorlaşıyor. Aniden dikleşen
bayırlar yada iniş aşağı yollar. Birden bir çamur deryası ile karşılaşıyoruz.
Tamam buraya kadar derken Arabanın direksiyonunda bulunan Halil Bey büyük bir
kararlılıkla Pegaute marka arabamızı sürüyor çamurun içine. Şükür bir şey olmadan
geçiyor. Yeniden biniyoruz arabaya. Bu şekilde tam beş tane çamur deryası atlatıyoruz.
Fakat sonunda önümüze dik bir iniş geliyor ki buradan inmesine inebiliriz ama
araba ile geri çıkmamız mümkün olmaz. Buraya kadarmış ne yapalım derken, gruptaki
iki kararlı ses, bundan sonrasını yürürüz diyorlar. Şaşırıp kalıyorum. Neredeyse
arkadaşların tarih aşkı karşısında kendi tarihçiliğimden utanacağım. Enes Bey
ve Halil Beyler arabanın başında kalıyorlar.
Yayan Bir Vaziyette Tam 7 Km:
Biz diğer iki ağabeymizle başlıyoruz. Bayırları adımlamaya. Genelde yol hep
iniş şeklinde. Ama çamur, kum, toprak o biçim. Ormanların içindeyiz. Hiç Kapıdağ Yarımadası ile bu kadar içli dışlı olacağım aklıma gelmezdi. Bayağı bir gittikten sonra karşımıza Manastır 4 km. yazan bir tabela çıkmaz mı ? Arkadaşlar aynı kararlılıkla devam diyorlar. 22 km. yi gelen 4 km. yi niye gitmesin. İyi de diğerlerini araba ile gitmiştik diyemiyor ve bende devam ediyorum yürümeye. Git git bitmiyor. Dere tepe tam kurtun ayının cirit mekanları. Derken arkamızdan gürültü ile üç dört tane kamyon gelip geçiyor. Yol çamuru için toprak taşıyorlarmış.
Uzun lafın kısası biz bu 4 km. yi sonuna kadar gidiyoruz. İkinci köyden itibaren gördüğümüz yaklaşım 5.tabelada da hep Manastır yazıyor ama biz hala umudumuzu kaybetmiş değiliz. Halkın bu manastır dedikleri şey kesinlikle bizim meşhur Kolezyumumuz. Ama acı gerçekle karşılaşmamız uzun sürmüyor. Artık ayak bileklerimizin yanmaya, bacaklarımızın hızlı yürümekten kaşınmaya ve o soğuk içinde terleyen bedenimizden ateşler çıkmaya başladığı bir sırada kesme taştan örülü dört duvar ile çevrili bir yapı ağaçların arasından bize göz kırpıyor. Olamaz diyorum.
Bu yapı yuvarlak değil. Yani Kolezyum değil manasına geliyor bu ifadelerim.
İyice yaklaşıyoruz. Bu arada bu tarihi binanın çevresinin Orman Bakanlığı'nın
Odun depoları olduğunu görüyoruz. Çevrede başka insanlar da görülüyor.
Dağların Arasında Bir Manastır: 
Yapıya iyice yaklaşınca tabelalardaki yazı ile neyi anlatmak istediklerini çok daha iyi anlıyorum. Burası gerçekten de bir manastır. Yani İstanbul'daki Pantokrator Manastırı (Molla Zeyrek Cami), yada Trabzon Sümela Manastırı gibi bir şey. Yani anlayacağımız tabirle Okulu olan kilise. İyice yaklaşınca yapının ne kadar devasa ve kompleks olduğu daha iyi anlaşılıyor. Dikdörtgen planlı bir dış bölüm tüm
Manastır külliyesini çepe çevre sarıyor. Bu yapının içinde tuğla ile örülü yine küçük bir dikdörtgeni andıran kiliseleri var. Kıble duvarının u şeklindeki apsisi her şeyi anlatıyor. Bu dış duvarların yüksek beden duvarlarının içine baktığımızda yapının iki katlı olduğunu anlıyoruz. Çünkü her bir bölümde hem aşağıda hemde üst kısmında ocaklık mevcut. Birden yapının faaliyet halindeki görünümünü canlandırmaya çalışıyorum. Üzerindeki çatısı ile ara katları oluşturan asma kat üzerinde ve
avlularda koşuşturan öğrencileri ile eminim esaslı bir okulmuştur. Yanımdakiler hayretler içerisinde soruyorlar. İyi de neden şehirden bu kadar uzak bir yerde bir okul ? Cevap gayet basit, -Şehrin insanın aklını çelebilecek çirkefliklerinden uzak kalarak adam gibi adam öğrenciler yetiştirmek için. Buradan zamanında ne kaliteli insanların yetiştiğini hayalliyorum.
Evet tabi ki yetişenler başka bir dinin insanları idi ve farklı amaçlara hizmet ettiler. Ama böyle ıssız bir yerde nefislerini ayaklarının altına alabildilerse eminim disiplinli bir ruha da sahip olmuşlardır. Çünkü bizim tarihimizde Erenlerimiz, Evliyalarımızda hayatlarının bir dönemlerini hep bu tarz yerlerde geçirmişler ve ruh olgunluğuna erdikten sonra halkın arasına çıkmışlardı.
Meğer Kolezyumun Yerinde Yeller Esiyormuş:
Orada karşılaştığımız Ormancıyla konuşmamızda burasının Meryem Ana Manastırı olduğunu öğreniyoruz. Peki diyoruz bu meşhur Kolezyum nerede ? Hangi kolezyum
diyor. - Hani şu Erdek'in girişinde Erdek Belediyesi'nin kocaman levhaya resmini
koyduğu, üzerine de Roma'daki Kolezyum'un az farkla geçtiği, devasa kolezyumumuz
dediği yapı nerede ? Ormancı önce bir tebessüm ediyor ve sonra acı gerçeği söylüyor.
O Kolezyum zamanında varmış. Şimdi sadece izleri var. O da Hadriyan Tapınağının
üstlerindeki su kemerlerinin arkalarında zeytinliklerin içlerinde belli belirsiz
bir şekilde diyor. Yani bizim bugün gidip te göremediğimiz yerlerdeymiş. Bunu
duyunca açıkcası o tabelayı koyanlara ciddi içerliyoruz.
Çünkü eğer bir tarihi yapı varsa resimlerini koyarsın. Eğer yapı yarımsa eksik kısımları fulu bir şekilde tamamlarsın. Eğer yapı hiç ortada yoksa öyle temsili bir resmi çizer ve bunun çizgi olduğunu ifade edersin. Sen kalk tam girişe Roma'daki kolezyum'un resmini koy sonra da Erdek'in meşhur Kolezyum'u de. Bunu yapanların tarihle uzaktan yakından alakası olamaz.Tamamen ucuz bir turist çekme oltası yapmışlar.
Ama bu oltaya takılan bir turist, bizim gibi bu ıssız yerlere kadar Kolezyum'u
ararda sonra hayali olduğunu öğrenirse eminim memleketinde çok güzel reklamımızı
yapar. O tabelayı asanlara tavsiyem, tabelalarla uğraşacaklarına öncelikle o
tarihi yapıları ortaya çıkarmaya baksınlar. Kuru kuruya tabelalardaki resimler
karın doyurmuyor. İnsanlar O Hadriyan Tapınaklarına bizim gibi böğürtlen yemeye
gitmiyorlar. İkinci olarak da çevrelerindeki zeytinlikleri şöyle bir gezsinler.
O bahçelerin aralarını ayırmak için köylülerimizin sınırlarına yığdıkları taşlara
şöyle bir baksınlar. Tabelalaştırdıkları hayali Roma şehirlerinin tarla sınır taşları olarak nerelerde yaşadıklarını göreceklerdir.
Sonuç:
Bulamadığımız Kolezyum'un hayal kırıklığı ile o kadar yolu hem de bağır yukarı nasıl yürüyeceğimizi düşünürken imdadımıza toprak taşıyan kamyonlar yetiştiler. Onlardan birine atlayarak arabamızın yanına kadar gittik.
O
gün görmeyi çok istediğim ve fotoğraflarını çekmeyi umduğum Kolezyum'u görememiştim
ama tam hava kararırken bizi o çamur deryalarından geçiren, başkalarına hizmet
için arabasını buralara sokmaktan asla geri durmayan Kahraman Enes ağabeymizin
arabasının çamur denizinden geçiş fotoğrafı ile bizi o derelerden kurtaran kamyoncu
kardeşimizin kamyonu ile güzel birer resimlerini çekmiştim. Sanıyorum buram
buram insanlık kokan bu iki manzara, Romanın kan ve kin kokan Kolezyumundan
çok daha güzel olsa gerekti.