| Ana Sayfa | Kimdir? | Ziyaretçi Defteri | İletişim
Talha Uğurluel Sitesi...
Haber Üyeliği
Yurt İçi Gezi Notları | Bir Güldüren Bir Ağlatan Van

Bu sene kış bir türlü bitmek bilmedi. Mayıs ayına geldik ama soğuklar hala kendisini hissettirmeye devam ediyor. Önümüzde uzun bir yolculuk var. Türkiye'nin bir ucundan diğer ucuna gideceğiz. İstanbul'dan Van'a. Dile kolay Türkiye'nin diğer ucundan araba ile tam 28 saat süren bir yol. Uçak ile tam iki saatte gidilebiliyor. İstanbul'da hava hala serinse kimbilir oralarda nasıl soğuklar vardır diye endişeleniyoruz. Tabi bunu düşünürken atladığımız bir şey var. O da, Van'ın Dünya'nın en çok güneş alan şehri olması. Konumu itibari ile yeryüzünde yıl içerisinde güneşi en çok gören yer burası. Gerçekten de uçaktan indiğimizde bizi sıcak bir hava karşılıyor. Havaalanının hemen yanında uzanan ve pırıl pırıl çehresi ile maviliğin en güzel tonlarını sergileyen Van Gölü. Diğer yanımızda başı hala dumanlı ve karlı Erek Dağı. Tertemiz bir hava ve bizi elinde çiçeklerle karşılayan Serhat Koleji'nin öğrencileri. Eskiler, "Dünya'da Van, Ahrette iman" derken boşuna söylememişler.



 


Anadolu'da İlk İnsan İzleri: Van Tilki Tepe
Van Gölü'nün kenarında uzanan yoldan göl manzarasını seyrede seyrede ilerliyoruz. Bu bölge bugün nasıl bizi cezp ediyor ise tarihte insanları da etkilemiş ki, yeryüzünün ilk yerleşimlerinden biri olarak seçilmiş. Anadolu'da insanların ilk yerleştikleri yerlerden birisi de işte tam bu havaalanı ile askeriyenin bulunduğu kısım. Mevki olarak Tilki Tepe olarak geçiyor. Dikkatle bakıldığında göl kenarında küçük bir Tümülüs görülebiliyor. İşte Anadolu'da en erken insan izleri buralar. Van Tilki Tepe yanında Çorum Alacahöyük, Yozgat Alişar, Kayseri Kültepe'de diğer eski medeniyet merkezleri.



 


Sodalı Bir Deniz:

Van Gölü'nün yanından geçerken bize hatırlattıklarını ifade etmekte fayda var. Türkiye'nin en büyük gölü burası. Hatta Vanlılar hiçbir zaman göl demezler. Onların gözünde burası denizdir. Suyu sodalıdır ve eğer siz bir Vanlıya - Ben dün yada az önce göle girdim derseniz size - sıhhatler olsun diyecektir. Yani banyodan çıkan kişiye söylediğimiz gibi. Çünkü Van gölüne girmek ala bir şekilde yıkanmaktır. Bu göle yıllar önce defalarca girmiş biri olarak ifade edeyim, önce saçınız köpüklenmeye başlar. Siz oğuşturdukça da artar. Yüzüşü çok güzeldir. Yalnız ağzınıza su kaçırmamanız lazım. Tadı hiçde tavsiye edilecek cinsten değildir. Gölün bu temizliği kıyıda yaşayan Van sakinlerinin işine yarar. Çünkü suya yakın oturan teyzeler çamaşırlarını akşamdan gölün içinde taşa bastırırlar ve sabah kalktıklarında çamaşırlarını sadece durularlar. İşte deterjansız, zahmetsiz temizliğin alası burada böyle yaşanır.



 


Bizim Canavarımız Bile Var:
Van gölünde dünyada eşi ve benzeri olmayan bir canlı yaşar. Hemen Van Gölü Canavarı
demeyin sakın. Çünkü değil ! Bu canlı inci kefaldir. Bu sodalı suda yaşayan tek balık cinsimizdir. Zaten başka yerde de bulunmaz. Gelelim meşhur canavarımıza, onun hakkında çok şey söylendi ve yazıldı ama hala kimse ne olduğunu bilmiyor. Halk arasında efsaneleşmiş canavar öyküleri bir hayli çok. Göl içinde garip şeyler görenler var. Ama bu gördükleri suda serinlemeye çalışan bir manda mıydı? yada gizli araştırma yapan bir denizaltımız yoksa gölün derin sularında yaşayan esrarengiz bir canlı mı ? bunu hiçbirimiz tam olarak bilemiyoruz.



Van'da Bir Kahvaltı Salonunda:

Normalde bugün Van'da geç saatte kalkan bir uçakla gelebilirdik. Fakat özel olarak neredeyse sabahın köründe kalkan bir uçağı seçtik çünkü niyetimizde Van'da bir kahvaltı yapmak var. -Bir kahvaltı için mi sabahın 05:00 inde yataktan kalkıp havaalanına gittiniz diyorsanız Van'ın meşhur kahvaltı salonlarını hiç duymamışsınız demektir.
Evet bu memleketin kahvaltıları meşhurdur. Başka şehirlerdeki İskender, kebap, mantı salonları gibi burada da kahvaltı salonları vardır. Ailecek gidilir ve uzun uzun oturulup keyfi çıkarılır. Tabi kahvaltıyı meşhur yapanlarda elbetteki içindeki kahvaltılıklardır. Önce kahvaltı masası donatılmaya başlar. Bu sofranın şahı otlu peynirdir. Kansere bile iyi geldiği söylenen ve otu Erek Dağı'ndan toplanan, özel olarak basılan bu peynir keskin ama tutku meydana getiren aroması ile baş köşeye kurulur. Yanına onun ayrılmaz yoldaşı cacık'ı yerleştirirler. Ama öyle bildiğimiz sulu cacıklardan değil. Yoğurt gibidir ama yerken helva gibi gelir insana. Sonra kurut ve kavut. Orta Asya göçebe kültüründen getirdiğimiz ve bugün genelde batıda unuttuğumuz bu gıdalar buralarda yaşamaya devam ediyor. Ve sofranın bence kralı ballı kaymak. Yufka ekmekleri de geldi. Herkes sabırsız ama bir türlü başlayamıyoruz çünkü sütümüz eksik. Nihayetinde koca bardaklarda dumanı tüten sütlerimizde geliyor ve başlıyoruz. İşte Van'da bir kahvaltı salonunda yapılan keyif budur.



 


Van Kalesinde Tarihe Yolculuk:

Kahvaltıdan sonra hiç duraksamadan Van Kalesi'ne geçiyoruz. Kaleye giderken yanımızda uzanan dükkanların tabelaları dikkatimi çekiyor. Urartu Devleti'nin krallarından Van Kalesi'ni ilk kez yaptıran 1.Sarduri'nin adı ile Sardur Otomativ, Van'ın eski adı ile Tuşba Restorant, Urartu Kilit vb.



 


Van Şehrinin merkezinden, gölü sol yanımıza alarak ilerliyoruz. 5 km. kadar sonra Van Kale'sinin de üzerinde durduğu görkemli kayanın yanına ulaşıyoruz. Burada coğrafya gerçekten ilginç. Dümdüz bir ova, hemen yanımızda uzanan bir göl ve bu düz ortamın içinde tüm aykırılığı ile Van Kalesi'ni de taşıyan dev bir kaya kütlesi. Doğu-batı istikametinde göle doğru uzanan kale, 1800 m. uzunluğunda, 120 m. genişliğinde ve takriben 100 m. yükseliğindeki kalker bir kayalığın üzerinde kurulmuş. Bu acaiplik yüzyıllar önce Evliya Çelebi'nin de ilgisini çekmiş ki, eserinde bu kaya kütlesini oturan bir deveye benzetmiş. Bediüzzaman Hz. de bu Kale için; iki minare boyunda yekpare bir kaya kütlesidir diyor.



 


Gelelim bu devasa kayanın üzerinde bulunan ve yeryüzünün en yaşlı kalelerinden
biri olan Van Kalesi'ne. Van, eski adı ile Tuşba şehri Urartuların başkenti olunca tabi ki bu kale de başlangıcında bir Urartu eseri olarak inşa edilecektir. Yani en eski Van Şehri bu kale ve etrafı idi. Yapı, MÖ.9.yy da Urartu Kralı, Lutupri'nin oğlu 1.Sarduri tarafından inşa edilecektir. Bu tarihe göre kale 2900 yaşlarındadır. Kalenin kuzeybatı ucunda bulunan Sardurinin yaptırdığı Sardur burcu üzerinde Asur çivi yazısı ile yazılmış, bilinen en eski Urartu yazıtı bulunmaktadır. Bizler Van şehrinin eski adının Tuşba olduğunu bu yazıtta anlatılanlardan öğrenmekteyiz. Bu yazıta benzer üç ayrı yazıt yine kalenin doğu duvarında diğer üç tanesi de batı duvarında bulunmaktadır.

Eski devirlerde göl ile birleşik olduğu anlaşılan bu kayalığın batı ucunda Madır Burcu adı verilen ve I. Saduri tarafından yaptırılan bir iskele varmış. Bu iskelenin inşa kitabesinde çivi yazısı ile şunlar yazılıdır:

"Lutipri'nin oğlu, Sarduri'nin yazıtı, büyük kral, güçlü kral, dünyanın kralı, Nairi ülkesinin kralı, eşsiz kral, savaştan yılmayan kral, ben Sarduri Lutipri'nin oğlu Sarduri şöyle sözler; ben bu taş bloklarını (ortalama 35 ton ağırlığında), Alniunu kentinden getirdim ve bu duvarı inşa ettim."



 


Kalede Urartu İzleri:

Kale hem bir savunma alanı, hemde kralların devletlerini yönettikleri bir merkez idi. Ölen krallar buraya defnediliyordu. Bu sebeple kale üzerinde Urartu Krallarına ait mezarlarda bulunmaktadır. Kale'ye kuzeybatı yönünden tırmanmaya başladığımızda yaklaşık on dakikalık bir tırmanma sonrasında karşımıza 13 Urartu kralından biri olan Kralı 1.Agrişti'nin mezar odası gelecektir. Bu kayamezarının hemen dışında uzanan yazıt, Urartulardan günümüze ulaşan en uzun metin olup, aşağısında bulunan meşhur Horhor suyu nedeniyle halk arasında "Horhor Yazıtları"
olarak adlandırılmaktadır.
Kalenin güneyine doğru ilerlediğimizde bizi yine bir takım taş odalar karşılıyor. Buralar zamanında Urartu Krallarının konaklama yerleri ve sonrasında da yine onların kaya mezarları olarak kullanılmış. Osmanlılar döneminde ise depo ve cephanelik olarak istifade edilmiş.

Kalenin üzerinde bir takım açık sarnıç diyebileceğimiz su biriktirme havuzları
görülüyor. Urartulardan kaldığı sanılan bu sarnıçları Yemen tarafında da çokca gördüğümü hatırlıyorum.

Kalenin üzerindeki yıkık minare Osmanlı Padişahı Kanuni'nin yaptırdığı camiden kalmış. Üzerine çıkıyor ve etrafı bir de buradan seyrediyoruz. Bu kale acaba kimleri kimleri görmüştü diye geçiyor içimizden. Urartular'dan sonra istilacı Asurlular, Bizans ve ardından Selçuklular, Kara ve Akkoyunlular son olarak da Osmanlılar.

Kaleden ayrılırken Kalenin eteklerinde uzun su olukları gözümüze çarpıyor. Tarihteki
meşhur Urartu su yollarını hatırlıyoruz. Dünya tarihinin ilk su kanallarını Urartular yaptırmıştı. Erek Dağı'ndan Şamran suyu'nu uzaklara bu kanallar ile taşımışlardı. Bugün bu kanalların kısmen hala kullanıldığını söylemeliyim. Ama
kalenin eteklerindeki bu kanalın farklı bir işlevi daha varmış. Urartu Kralları her sene baharın gelmesi ile birlikte kurbanlarını bu kanalın başında keser ve kanını bu kanaldan akıtırlarmış.



 


Van civarında daha birçok kale bulunuyor. Bunlardan bir diğer meşhuru da Van'a 60 km. uzaklıkta bulunan Hoşap Kalesi'dir. Tüm özellikleri ile hala ayakta duran bu Osmanlı Kalesi gerçekten gidenleri etkilemektedir. Van'a 30 km. uzaklıkta, Van-Hakkari yolu üzerinde bulunan Çavuştepe Kalesi ise Urartulardan kalma bir yapı olup yedikleri buğdaylara kadar birçok eski medeniyet izini burada görebilirsiniz.

Kalenin iyice altlarında bizi bir cami ve kümbet karşılıyor. Seyid Gazi Hz.nin Anadolu üzerindeki onlarca türbesinden birisi de burası. Van'daki özellikle kadınların gelip dua ettikleri ve adak adadıkları meşhur bir yer burası.



Mahremiyetin Hassas Detayları:

Az ötede park haline getirilen kale korusu içinde sonradan yapılmış, iki katlı bir van evi var. İçerisini gezerken en çok diklatimizi çeken şey kapısındaki iki ayrı zil oluyor. İki kanatlı kapının sağ kanadında bir tokmak var ve vurunca tak tak diye tok bir ses çıkarıyor. Sol kanat üzerinde ise döndürülebilen bir kulakçık var. Onu çevirince de çocukların eskiden oynadıkları "kaynana zırıltısı" na benzer bir ses çıkarıyor. Bu iki ayrı zilin anlamı elbette ki tarihte ecdadımızın sahip oldukları büyük saygı anlayışından geliyor. Eğer kapıya gelen kişi bir erkekse tokmağı kullanıyordu. Bir bayan ise mekanik zili çeviriyordu sesin farkından kapıdakinin kimliği anlaşılıyor ve kapıya duruma
göre evin beyi yada hanımı çıkıyordu.



Eski Van Şehri Bize her şeyi Anlatıyor:

Hava, çevre yeni açmakta olan bahar çiçekleri her şey çok güzel. Ama az önce kalenin üzerinden bir manzara gördük ki hala içimiz yanmakta. Tüm bu güzelliklerin tesirini kaldıran o şey, Van Kalesi'nin göl tarafında uzanan geniş boş araziydi. Evet şimdi üzeri her ne kadar çimlenmiş otlarla kaplı olsa da, cadde ve sokakları alenen belli olan eski Van Şehri burası. Bu boşluğun üzerinde üç dört tane cami minaresi mahsun ve boynu bükük yarı yıkık halleri ile öylece duruyor ve bize bir tarihi gerçeği olanca güçleri ile haykırıyorlar. Bahsettiğim konu elbetteki Ermeni Meselesi. Bugün dünyanın dört bir yanında sayılarının azlığına rağmen seslerini yüksek çıkarmasını bilen bir takım ermeni gruplar ve onların destekçileri olmayan bir Ermeni Mezaliminden bahsediyorlar. Kalkıp buralara gelsinlerde görsünler bakalım kim kime mezalim soykırım yapmış. Aslında bu önümüzde uzanan boş alan Van'ın eski yeri olması yanında Müslüman halkın yaşadığı yerlerdi. Ermeni azınlık ise bugün kü Van'ın bulunduğu kısımda bulunuyorlardı. Rusların ve sonrasında da İngilizlerin Osmanlı'yı yıkmak için, 93 Harbi sonrasındaki Ayastefenos ve Berlin Andlaşmalarında ortaya attıkları Ermenileri himaye meselesi sonrasında yarası olmayan bir derinin devamlı kaşınması ile nasıl bir kızarıklık, sonrasında tahriş ve iltihaplanma meydana gelecekse burada da böyle olacaktır. Kendi elleri ile kurdurdukları Ermeni çeteleri masum Müslüman köyleri yakıp yıkmaya başlayacaklardı. Hem de ne katliamlar. Bugün Kars, Erzurum'dan Van'a kadar onlarca toplu mezardan binlerce Müslüman halkın kemikleri çıkmaktadır. Bu toplu katliamların en büyüklerinden birini de bugün Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi yakınlarındaki …………… dır. Bu bölge yakınındaki dokuz köyden topladıkları nice insanı burada toplayarak bir arada yakacaklardır. Bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkan yığınla yanmış kemik kalıntısı Ermeni Mezaliminin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Onların bu sınır tanımaz soykırımları karşısında dünyanın dört bir yanındaki cephelerle uğraşan Osmanlı hükümeti onları Suriye bölgesine
zorunlu göçe tabi tutarak bölgeyi bu mezalimden kurtarmaya çalışmıştır.

Fakat Ermenilerin içinde aşırılığa gidenler, bu soykırımlarla da yetinmemişler ve 1.Dünya Savaşı'nda Rus düşmanının yapmadığını yaparak, savaştan çekilmekte olan Rusların arkasından şehirlerimizi yakarak yıkmaya başlamışlardır. Bu yıkımdan en büyük payı alan şehir de şüphesiz Van olmuştur. Kaç bin yılın tarihi Van şehri bugün tamamen yok olmuştur. Üzerinde yüzlerce tarihi yapı, nice cami, medrese, han, hamam bulunan yapılar topluluğundan bugün geriye üç dört yıkık minare kalmıştır. İşte Ermeni soykırımı denilen hadisenin gerçek yüzü aslında burasıdır.



 


Boynu Bükük Camilerimiz:

Arabalarımız ile Van Kalesi'nin etrafında bir tur atıyor ve Kale'nin göle bakan tarafında arabalardan inip, yürüyerek kaleye doğru ilerliyoruz. Burası az önce bahsettiğim eski Van. Önümüzde bomboş bir alan var. Etrafı tellerle çevrili. Bugün koruma altında. Tellerin arasından geçiyor ve şehrin kalıntılarının üzerinden ilerliyoruz.
Cadde ve sokaklar o kadar belli ki. Her bir ev kalıntısının üzeri toprak ve otla kaplanmış, temel kabartıları bile duruyor. Boynu bükük camilerimize doğru ilerliyoruz. Önce Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü tarafından restore edilen Kızıl Cami'ye geliyoruz. Kapısı kilitli. Kapının aralığından fotoğraf makinemin objektifini uzatıp içerideki muhteşem taş mihrabı fotoğraflıyorum. Bir sıra beyaz taş, bir sıra Ahlat taşıyla örülmüş muhteşem duvarları ve Ahlat taşından kubbesi ile kaç yüzyıl öncesinden bize ecdadımızı hatırlatan vefakar
bir eser. Az ilerisinde ise bizi bir Mimar Sinan yapısı karşılıyor. Burası Hüsrev Paşa Külliyesi. Mimari olarak az önceki camiye çok benziyor. Tek minaresi ayakta. Onun da inşaatında Ahlat taşları kullanılmış. Fakat bu yapı diğerine göre çok daha pejmurde görülüyor. Son cemaat yeri yıkılmış. Diğer yapıdan en önemli farkı, duvarının dibinden yükselen ve yapının banisine ait kümbeti. Selçuklu tarzında
hazırlanan bu kümbet sekizgen planda ve sivri kubbeli bir şekilde inşa edilmiş.
Külliyenin en acı yanı, cami ve kümbet dışındaki tüm müesseselerinin yıkılmış
olması. Caminin üç tarafını çeviren medrese odalarının tamamı temel seviyesinde
görülebiliyor. Medreselerin arkasındaki hamam binası da aynı durumda. Gözyaşlarımızı
zor tutuyoruz. Koca bir Van şehrinden geriye sadece bunlar mı kalmış Allah Aşkına
! Şükür ki Hüsrev Paşa Camisi'nin kapı kitabesi hala yerinde. Caminin demir
kapısı yine sımsıkı kapalı. Bakıyor ve kilitli olmadığını görüyouruz. Sadece sıkıştırılarak kapatılmış. Bir iki ittirince kapı açılıveriyor. Karşımızdaki manzara bizlere Mehmet Akif'in "Umarmıydın" adlı şiirinin sözlerini hatırlatıyor.



 


Umarmıydın ki; mabedler, ibadetlerden yoksun olsun

Ezanlar arkasından ağlasın bir nesli meyusun



 


Umarmıydın, cemaat bekleyip durdukça minberler

Dikilmiş dört direk görsün serilmiş bir yığın mermer



 


Umarmıydın; tavanlar yerde yatsın rahneden bitap

Eşiklerde yosun tutsun örümcek bağlasın mihrap



 


Umarmıydın; o taşta devrilen, bünyan-ı mersusun

Şu viran kubbelerden böyle son feryadı dem tutsun



 


O güzelim kesme taş mihrap parça parça edilmiş, kubbenin neredeyse tüm sıvaları aşağıda. Penreler birer boşluk halinde bakıyor ve çırılçıplak duvarlar yıkıldı yıkılacak. Böyle bir hale mi gelmeliydi Mimar Sinan'ın eseri. Kanuni döneminin bu muhteşem camisini bu hale getirdiklerini bir öğrenseydi Kanuni acaba ne yapardı? Hüsrev Paşa yerinden kalksa ve bu manzarayı görse acaba icraatı ne şekilde olurdu ?

Boynumuz bükük Hüsrev Paşa'nın kümbetinin başına gidiyor ve kendimizi affettirmek istercesine el açıp dua ediyoruz. Dua ederken kümbetin pencere alınlıklarındaki harika kitabelere gözlerimiz takılıyor. Penrece pervazlarındaki zikzaklı sütunçeler, lentolardaki taş kazımalar ve en üstteki plakalar üzerine kazınmış sümbül ve lale motifleri. Tam da 15.yy sonu. O günün tarzını yansıtan tüm bu süslemelerin şahsında ecdadımızın inceliği ve tüm insanlığa açtığı şevkat kucağını düşünüyorum. Ve ardından Milleti Sadıka denilen bir topluluğun içinden çıkanların velinimetlerine yaptıkları.



 


Ey Ulucami Kalk ve Doğrul:

Yakılmış ve yıkılmış Eski Van'ın bugün pek de görülemeyen kalıntıları üzerinde yürüyerek Kale'ye doğru ilerliyoruz. Çünkü zamanında şehrin tam ortasında yer almış olan devasa bir yapıyı, şehrin Ulucamisi'ni ziyaret edeceğiz. Harran Ulucami yada Samarra Cuma Mescidleri gibi devasa kalınlıkta bir minare karşılıyor bizi. Selçuklular çağından kalma haliyle bize Emeviler ve Abbasiler dönemlerini hatırlatıyor. Yarısı yıkılmış ve böğrü deşilmiş bu kalın minare, duvarları olmayan, mihrabı sökülmüş camisiyle, son nefesini vermek üzere olan bir ceddim (dedem) gibi geldi bana. Yıkılmak üzere ama direniyor, bir şeyi görmek için direniyor. Geçmişin güzelliklerini yeniden diriltecek ve bu necip millete yeni bir altın çağ yaşatacak bahar çiçeklerini görmek istercesine dayanıyor gibi geldi. Bu yıkıntılar içerisinde beni en çok burası etkiledi. Koca bir Ulucami idi karşımızdaki. Kaç yüzyıllardır ayaktaydı şüphesiz. Bu kadarı da yapılır mıydı ? Hadi kadın kız demeden ırz ve namus dinlemeden bir Müslüman soyu kurutma adına binleri diri diri yaktınız, bu taş, tahtadan ne istediniz. Demek sizin düşmanlığınız onların inançlarının ve irfanlarının yansıdığı her şeye idi. Bir soyu kurutmak demek ona ait tüm izleri yok etmekle oluyordu. Ama Osmanlı size dokunmamıştı. Size askerlik bile yaptırmamıştı. Ticaretinizle uğraşır ve genelde zenginlerden olurdunuz. Osmanlı gibi Türkiye Cumhuriyeti'de size ve sizin izlerinize zarar vermedi. Bugün Kars'ta, Van'da siz Müslümanlara ait taş üzerinde taş bırakmazken nice Ermeni Kilisesi hala ayakta durmaktadır. Tüm bu gördüklerimiz karşısında bir yanardağ gibi dolmuştuk. Ama patlamayacaktık. Bu bize yakışmazdı. Biz itidalimize devam edecektik. Sadece ve sadece şunu söylemek istiyorduk. İnandığımız bir şeyi:



 


"İnsanlar zulmeder, kader adalet eder"

sözünü…



 


Ulucami'yi bu haliyle bırakıp gidemezdik. Onun hakkında araştırma yapmak için
yakın tarihte birkaç kazı olduğunu biliyordum. İçindeki bazı kıymetli taşlarının burada bir şey olur diye Van Müzesi'ne götürüldüğünü de duymuştum. Buralara kimbilir o yıktırıldığı ve yakıldığı 1918 lerden sonra nice insan gelmiş ve gözyaşları ile bu enkaz yığınını seyretmişti. Bu göz yaşları bu yaşlı yapıyı teselli edemezdi. Başka bir şeyler yapmalıydık. Kendimizi onun bağrına atıp hıçkırıklarla ağlamalıydık. Ve yaptık da. Birden abdestli olduğumuzu hatırladık. Az önce Bediüzzaman'ın Horhor Medresesi'nin yakınında kaynayan sudan abdest almıştık. Gelin bu mübarek yapıda bir namaz kılalım dedik. Herkes heyecanla bu teklife iştirak etti. Ayakkabılarımızı sanki eski günlerdeki gibi çıkardık ve huşu içinde çimenden halılarına basarak, kubbesiz tavanını süzerek Uucami'ye girdik. Olmayan mihrabına yönelerek Allahu Ekber ! lerle tekbirimizi aldık. Şanlı Ulucami, yarım duvarları ile bizi sarar gibiydi. Alnımı toprak zeminine değirdiğimde sanki alnımı öptüğünü hissettim. 70 yıldır nerelerdeydiniz der gibi bir hali vardı. Belki de yıktırıldığı günden beri hiç kimse içinde namaz kılmamıştı. İçimden sadece; -Merak etme diyebildim, yakında daha çok namaz kılanların olacak !



 


Horhor Medresesi ve Hatırlattıkları:

Ulucami'yi biraz daha geride bırakarak bir tepeciğin başına çıktık. Artık Van Kalesi tüm heybeti ile önümüzde uzanıyor. Kalenin tam karşımıza düşen eteğinde bir yıkıntı daha var. Burası meşhur Horhor Medresesi'nin mescid kısmı. Ulucami'den hiçbir farkı yok. Onunda halıları çimenden ve kubbesi bulutlardan oluşuyor. Ama bu yıkıntılar bize bir dava adamını ve onun bu tepelerde döktüğü göz yaşlarını hatırlatıyor. Hadiseyi hatırlamak için 1.Dünya Savaşı'ndan yıllar öncesine gitmemiz gerekiyor.

1900 lü yılların başları. Bediüzzaman, Doğuda fenni ve dini ilimlerin birlikte okutulacağı bir üniversitenin açılmasının zorunluluğunu valilerden padişahlara kadar birçok insana anlatmış ve sonunda Sultan Mehmet Reşad'dan bu konuda ödenek çıkmış. Bir yandan Van Gölü kıyısında Edremit taraflarında bu okulun temellerin atarken bir yandan da şuan tam karşımızda, Van Kalesi'nin dibindeki Horhor Medresesi'nde öğrenci okutuyor. Çoğu zaman Horhor Medresesi'nin önünde kaynayan suyun yanındaki kaya yarığından kalenin üzerine çıkıyor ve tabiatı tefekkür ediyor. Zaten bu suyun kayaların arasından geçerken çıkardığı hor hor sesinden dolayı buraya bu isim verilmiş. 1.Dünya Savaşı'nın başlamasına yakın Bediüzzaman'ın burada talebelerine silahla eğitim yaptırdığını ve savaş çıktığında da 300 civarındaki öğrencisi ile Erzurum'da Ruslar üzerine saldırıya geçtiğini biliyoruz. Hatta Keçe Külahlılar namı ile meşhur olan birlikleri Enver Paşa'dan bile taktir görmüş ve taltif edilmişti. Fakat Bitlis'in Rus esaretine düştüğü sırada (1916) Bediüzzaman'da Ruslara esir düşecek ve Rusya'da bulunan Kosturma'ya sürülerek esir hayatına başlayacaktır. Bir fırsatını bulur ve 1918 yılında buradan kaçarak Varşova üzerinden İstanbul'a gelir. Dar'ül Hikmet'ül İslamiye'de aza olarak vazife alır. İstanbul'un işgali başlar. İşgal devletlerine karşı ateşin konuşmalar ve yazılar hazırlar. Ankara'daki özgürlük kıvılcımını destekler. Ankara ısrarla kendisini çağırır. Sonunda kalkar Ankara'ya gider. Burada da görüş ve düşüncelerini özgürce ifade eder. Bazı konularda ihtilafa düşecek ve 23 Nisan 1923 de Ankara'dan ayrılarak Van'a geri dönecektir. Tabi bıraktığı gibi bir Van bulamayacaktır. Bediüzzaman, kendi eseri olan 26.Lema'nın 13.ricasında bu hazin dönüşünü ızdıraplı ifadelerle anlatır. Van'a geldiğini fakat Ermenilerce yakılmış ve yok edilmiş bir şehir ile karşılaştığını anlatır. Horhor Medresesi yerle bir edilmiştir. Medresesinin üzerindeki kayalığın üzerine çıkar ve altındaki yok edilmiş şehre bakarak hatıralara dalar. Bu şehirde nice ahbabı, dostu ve talebesi vardır. Bugün onlar olmadığı gibi evleri barkları bile kalmamıştır. Orada o vaziyette tam sekiz saat ağladığını ifade eder. Yanımda beni bu durumdan sıyırıp çıkaracak kimse yoktu öylece saatlerce orada kalakalmışım der. Saatler sonra gözüne Van Kalesi'nin kenarlarındaki bahar çiçekleri ilişir. O inanılmaz azmi ve kararlılığı yanında sönmez ve söndürülemez imanı ona yeni bir ışık yakmaktadır. Her kışın bir baharı her gecenin ve karanlığın bir aydınlığı olduğunu hatırlar. Ve her zamanki gibi ümitvar olunuzu hem kendi nefsine hemde bizlere öğütler.

İşte biz şimdi tam orada, Bediüzzaman'ın Medresesinin yıkıntılarının tam karşısında oturmuş, gözlerimizi onun oturup saatlerce ağladığı kayalıklara dikmiş öylece duruyorduk. Karşımızda, Bediüzzaman'ın, Yıkılmış ve yakılmış Alemin İslam'ın mezartaşına benzettiği Van Kalesi vardı. İçimiz yanıyordu ama birden yanımızdaki abimiz bize Bediüzzaman'ın Van Kalesi'ni kastederek söylediği vasiyet niteliğindeki sözleri hatırlattı:



 


-"Biz kışta geldik, sizler baharda geleceksiniz. O zaman mezarımın başına ( Van Kalesinin yanını kastediyor) bahar çiçekleri ile geldiğinizde bana selam vererek (Merhaban biküm) dediğiniz zaman (Henien Leküm) hoş geldiniz sadasını işiteceksiniz."



 


Mezarlıklarda Buruk Osmanlı İzleri:

Van Kalesi, Eski Van ve Bediüzzaman'ın hatıraları derken nerelere nerelere gitmiştik.Bugün sit alanı ilan edilen eski Van kalıntılarının bulunduğu alandan çıkarken yanımızdaki arkadaşlarımızdan biri Bediüzzaman'ın talebelerinden Çaycı Emin'in kabrinin, hemen yanımızda uzanan Eski Van Mezarlığında olduğunu söyledi. Gelmişken O'nu da ziyaret edelim dedik ve mezarlığa daldık. Daha mezarlığa girer girmez kesme kaba taştan ama elle yontulduğu belli olan bir mezartaşı gözüme ilişti. Yaklaştım ve üzerini okudum. Şöyle yazıyordu: "Burada, 1.Cihan Savaşı'nın Moskof ve Ermeni zulmüne karşı savaşan aziz şehitlerimizden biri yatmaktadır."


Bu acıklı mezartaşından başımızı kaldırmıştık ki az ilerimizde iki adet küçük formda kümbetle karşılaştık. Aynen Sultanahmet Meydanında inşa edilen Alman Çeşmesi'nin form olarak ilham aldığı, Ahlat'taki Kümbetlere benziyordu. Biraz daha yaklaşarak üzerlerindeki yazıları okuduk: Beylerbeyi Mehmet Emin Paşa ve Timuroğlu Derviş Mehmet Paşa. Ecdat elbette ki buralarda yüzyıllarca kalmış ve buraları yönetirken hizmet getirmeye çalışmıştı. Elbette ki sahiplendikleri ve sevdikleri topraklar onların ebedi istirahatgahları olacaktı. Onlar burada kalacak buraların tapusu haline geleceklerdi. İşte karşımızdaki bu iki Osmanlı Paşası'da lisanı halleri ile buralar sizin çünkü biz yüzyılardır buradaydık diyor gibiydiler. Dualarımıza onları da ortak ettik.



 


Doğunun Boynu Bükük Güzeli: Ters Lale

Mezarlık içinde Çaycı Emin Abi'nin kabrini ararken resimlerini defalarca gördüğüm, fakat gerçeği ile hiçbir zaman karşılaşmadığım o mahsun duruşlu güzeli gördüm. Şaşkınlık içinde aaaa bu bir Ters Lale diyebildim. Sesimi duyan yanımdakiler de baktığım tarafa yöneldiler. Dikenlerin arasında, bir mezartaşının dibinde harika bir Ters Lale vardı. İki ayrı gövdesinden dörder adet baş çıkmıştı. Fakat bu başlar bildiğimiz normal laler gibi yukarıya doğru değil, aşağıya doğru bakıyorlardı. Bu duruşları ile her biri iffet sahibi genç kızlara benziyorlardı. Hayalarından gelen iffetleri ile yüzleri yerde ve günahtan alabildiğine uzak temiz gençlerimiz gibiydiler. Bugün koruma altında olan ve Diyarbakır başta olmak üzere doğu illerimizde yetişen bu nadide çiçeği bu ıssız mezarlıkta görmek bizi şaşırtmıştı.

Aşiret Reisliğinden Sadık Talebeliğe: Çaycı Emin Ağabey

Az sonra Çaycı Emin'in kabrinin başına gelmiştik. Ahlat taşından, lahitli bir kabri vardı. El açıp dua ederken hatıralar hatıraları kovalamaya başladı:



 


Kendisi Doğunun aşiret reislerinden biri. Şeyh Said İsyanı sonrasında batıya sürülenlerin arasında o da var. Neden sürüldüğünü bilmeden kendisini Kastamonu'da buluyor. Nasrullah Cami'nin avlusunda çaycılığa başlıyor. Yıl 1936, Nasrullah Cami'nin avlusunda sarıklı cübbeli, vakur bir zat görüyor. Duruşu, bakışı hayran oluyor ve yanına yaklaşıyor. - Sen nerelisin kurban diyor. Üstad Ona, -"Beni takip ediyorlar bana yaklaşma" diyor. Ama gönlüne bir muhabbet düşmüş Çaycı Emin'in bir daha peşini bırakmıyor üstadın. Üstad ona yatağını satacak ve sonrada ondan kiralayacaktır ve her karşılaşmalarında Çaycı Emin onun hizmetini görecek ve böylece gözetim altında iken birisi ile görüşme fırsatı bulacaktır. Yanında uzun yıllar hizmetini görür Çaycı Emin. Hatta Denizli hapishanesinde 9 yıl tutuklu kalır. Kendisi 1967 yılında Van'da bir trafik kazasında vefat edecektir. Allah Rahmet Eylesin.

Çaycı Emin Hakkında Detaylı Bilgi İçin
Tıklayın



 


Dört Kabristanda Yatan Dört Güzel:
Dualarla başımızı kaldırırken yanımızdaki mihmandarımız, Van'ın dört ayrı tarafında dört mezarlık bulunduğunu ve her birinde Bediüzzaman'ın bir öğrencisinin yattığını söyledi. Gün mübarek zaman Cuma ve Cuma vaktine daha biraz var. Öyleyse gelin bugün bu mezarlıkları hızlıca gezelim ve bu zatları da bir ziyaret edelim dedik. Eski Van Mezarlığı ve Çaycı Emin'den sonra şimdi ki durağımız Akköprü Mezarlığı ve orada medfun bulunan Molla Hamid Ekinci. Nihayet arabamız ile oraya varıyoruz. Akköprü Mezarlığını adımlarken bir şey dikkatimi çekiyor. Hanım mezarlarının hepsinde ayak taşları dikine konmuş. Yanımdakiler beni aydınlatıyorlar. Meğer Van'da adetmiş. Bir mezarın sahibinin bayan yada erkek olduğu ayak taşının durumundan anlaşılırmış. Taş, baş taşı gibi enine ise erkek, baş taşının aksine dikine ise hanım mezarı olurmuş. Birkaç dakikalık yürüyüş sonrasında Molla Hamid Ekinci ve yanında yatan eşi Fikirye Ekinci'nin kabirlerinin başına varıyoruz. Dualarımızı yaparken hatıralar yine bizi alıp biryerlere götürüyor.



 


Hem Eski Said, Hemde Yeni Said Dönemini Görmüştü:Molla Hamid Ekinci

Burada yatan zatın hatıraları, Bediüzzaman'ın hayatını anlamamız da çok önemli bir yere sahip. Çünkü Molla Hamid Üstad'ın hem Eski Said, hemde Yeni Said dönemini görmüş bir kişidir. Üstad, Ankara'dan ayrılıp Van'a geldiğinde (1923) önce Van'daki
yukarı Nurşin Camii'ne yerleşir. Orada yalnız başına ibadetle meşgul olurken bu 18 yaşlarındaki genç ona hizmet etmek ister ve Üstad' da onu kabul eder. Altı ay sonra bu kez Erek Dağı'na çıkar ve orada tam 2,5 sene inzivada kalırlar. Bu süre zarfında başlarından geçen nice hadiseye hep bu gencecik Molla Hamid şahit olacaktır. Dağa, Üstad'ın yanına gelen ve Ankara'ya karşı isyan başlatalım diyen ve Üstad'ın kendisini reddettiği Kör Hüseyin Paşa'lara, gece dağda uyurken yanlarına gelen ve tazimle gece namazı kılan üstadın önünde dakikalarca durup ilişmeden giden kurtlara, ve kendilerine yer kazarken önlerine her defasında karınca yuvası çıktığında Üstad'ın -Yuva yaparken yuva yıkılmaz diyerek onları engellediğine ve daha neler neler…



 


1925 yılı. Jandarma eli ile Bediüzzaman, Van'dan Erzurum üzerinden İstanbul, oradan da Burdur'a sürgüne gönderilecektir. Molla Hamid tam 26 sene bir daha Bediüzzaman'ı göremez. Defalarca onun izini bulmak için Kastamonu'ya, Emirdağ'a, Afyon'a gitmeye kalkar ve her defasında ağır işkenceler altında dövülerek gerisin geriye gönderilir. Nihayetinde Emirdağ'da Üstad'a kavuşur ve yılların hasretini giderir.

Molla Hamid Hakkında Detaylı Bilgi İçin Tıklayın



 


Rahlede de Cephede de yan yanaydılar:Ali Çavuş

Van'ın bir başka cenahında ise Çoravaniz Köyü var. Bu köyün kabristanında ise Bediüzzaman'ın bir başka talebesi olan Ali Çavuş yatıyor. Bu kez kalkıp oraya gidiyoruz. Van merkeze 10 km. kadar uzaklıkta bulunan bu köy, dağların ve yeşilliklerin arasında az sayıda evden oluşuyor. Köyün içerisinde beyaz badanalı bir mescid var. Burası Bediüzzaman'ın Erek Dağında kalırken Cuma namazlarını kılmak için uğradığı mescid. 1923-25 yılları arasında yanında talebesi Molla Hamid ile Erek'te inzivada kalan üstad'ın bir izi de bu mescidedir. Bu küçük caminin girişten itibaren hemen sağındaki küçük oda ise Bediüzzaman'ın bazen ibadet için kapandığı yermiş. Mescide giriyor ve ziyaretimizi tamamladıktan sonra Çoravaniz Köyüne ait mezarlığa geçiyoruz. Bu mezarlıkta, Üstad'ın 1.Dünya Savaşı'nda bizzat yanında savaşan talebesi Ali Çavuş yatıyor. Kabri başında dua ederken, keşke kalksa ve bizlere bizzat o Ruslara karşı gerçekleştirdikleri müdafaa günlerini anlatsa diye içimizden geçiyordu. Ali Çavuş Erzurum'dan Bitlis'e kadar Rus saldırılarını hep Üstadının yanında göğüslemiş kahraman bir talebeydi. Üstad ile birlikte Bitlis'te Ruslara esir düşmüştü. Hatta Bediüzzaman'ın Rus kuşatması sırasında ayağı kırılarak 36 saat derenin içinde kaldıkları zamanda, - Sen git kurtul demesine rağmen, - Olmaz üstadım ben senin yanında kalıp şehit olmak istiyorum diyecek kadar sadakatli idi.



Ali Çavuş Hakkında Detaylı Bilgi İçin Tıklayın




 


Van'da Bir Sultan: Fahreddin Amca

Cuma öncesinde son bir kabre uğrayacaktık. Burası Van'ın bir diğer cenahında bulunan Şabaniye Kabristanı idi. Burada yatan kişi ise geçmişte Bediüzzaman'ın talebeliğini yapmış bir başka gönül insanı, Fahreddin Amca idi. Kabrinin başına kadar geldik. Alim bir zat olduğu için mezar taşına bir sarık yerleştirmişler ve isminin başına da Sultan lakabını eklemişlerdi. Hayatta iken çevresi onu Sultan diye çağırırlardı. Size Fahreddin Amcayı anlatırken, diğer ziyaret ettiğimiz zatlar gibi başkalarından duyduklarımla değil, bizzat gördüklerimle anlatmak isterim. Çünkü Van'da bulunduğum 1993-95 yıllarında kendisi ile görüşme ve seyahat etme fırsatı elde etmiştim.
Bir gönül insanı idi. Hep başkalarını yaşatma derdindeydi. Oradan oraya koşar ve güçlü olanla zayıfı bir araya getirmeye çalışırdı.
Bir keresinde yanındakilere babası ile birlikte yaşadığı bir hatırayı anlatırken kulak misafiri olmuştum. Kur'an okuma ve okutmanın yasak olduğu bir dönemden bahsediyordu. "Babamla birlikte çevremizdeki evlerde ne kadar Kur'an-ı Kerim varsa topladık ve çuvallara doldurup birileri bulup yakmasın diye toprağa gömdük" diye anlatıyordu.

Yine zamanında kendisi ile Hakkari'ye gitmiştik. Bir takım ard niyetlilerin zehirlemeye çalıştıkları bu topraklarda Fahreddin Amca gibi güzel insanlar eğitim kurumları açıyor ve buraların insanına hizmet etmeye çalışıyorlardı. O akşamda Hakkari halkına en güzel hitabı ile seslenecek ve onlara, Ülkemizde birlik ve beraberliğimizin gelecek güzel günlerimiz ve yeni nesillerimiz için ne kadar önemli olduğunu anlatacaktı. Ruhları Şad Olsun…



 


Erek Dağı'nda Üstad'ın İzleri:

O günün öğleden sonrası Van'da Bediüzzaman'ın izini sürmeye devam etme kararı alarak yollara koyulduk. Çoravaniz Köyü'ne gittiğimizde bize, buradan on onbeş km. ileride Erek Dağı'nın eteklerinde Bediüzzaman'ın 2,5 yıl kaldığı Zernebat Suyu ve kilise kalıntıları var demişlerdi. Orayı görmek için yeniden Çoravaniz'e doğru yollandık. Köyü geçtikten sonra gayet dik ve bir o kadar da çamurlu bir yol bizi karşıladı. Geçmekte biraz zorlansak da azimle devam ettik. Bir süre sonra Erek Dağı'nın eteklerine gelmiştik. Bir müddette arabadan inerek yayan devam ettik. Nihayet bir tepenin başına geldik. Önümüzde şehir tarafına doğru daha yüksek birkaç tepe daha vardı. Tam önümüzdeki tümseğin üzerinde bir harabe görülüyordu. İşte burası Bediüzzaman ve birkaç talebesinin iki sene kadar kaldıkları yerdi.

1923 de Van'a geriye dönen Bediüzzaman bir süre yukarı Nurşin camiinde ikamet etmiş sonrasında da bu dağa çıkarak münzevi bir hayat yaşamaya başlamıştı. Yanında Molla Hamid ve Molla Rasul gibi birkaç kişi vardı. Burada yaşadıkları hatıralar gerçekten çok ilginçti. Ertesi günü Van'da ikamet eden Molla Hamid'in oğlu Hasan Ekinci Bey'İn yanına gidecek ve babasının burada Bediüzzaman ile yaşadığı hatıraları bizzat kendisinden dinleyecektim.



Molla Hamid Hakkında Detaylı Bilgi İçin Tıklayın



 


Nurşin Camii ve Muzdarip Misafiri:

Buralara gelip Bediüzzaman'ın Van'da son dönemini geçirdiği dağdaki ikamet yerini gördükten sonra bir de Van'a dönmesiyle birlikte kalmaya başladığı ve 6 ay ikamet ettiği Nurşin Cami'ni görelim dedik. Bu kez dağdan şehre inerek Van'ın merkezinde bulunan Yukarı Nurşin Camii'ne geçtik. Burası bugün ki haliyle yenilenmiş bir yapı. Bu yapının mihrap tarafından birkaç metrelik kısmı eski Nurşin Cami'nin bulunduğu yeri teşkil ediyor. Caminin önemi, Bediüzzaman'ın 1923 yılında burada 6 ay kalmasından kaynaklanıyor.



 


Van Valisi'nin Kerpiç Konağı:

Van'da özellikle görülmesi gereken bir yerde Bediüzzaman'ın geçlik döneminde ikamet ettiği Van Valisi Tahir Paşa'nın konağı. Bugün bu konak Van Emniyet Müdürlüğü'nün hemen arkasında kalıyor. Durumunu bizzat görmek üzere oraya gidiyoruz. Gördüğümüz manzara karşısında bir yandan seviniyor bir yandan da üzülüyoruz. Sevindiğimiz nokta Tahir Paşa'nın konağının yerinde duruyor olması. Üzücü olan ise bu toprak binanın sadece bir katının ayakta kalmış olması. Sivri alınlıklı pencereleri, tuğla kerpiç karışımı işlemeli duvarları ile yapı tam bir Osmanlı konağı. Son döneme ait bir vali konağı olması da yapıya ayrı bir önem kazandırıyor. Bir tarihçi olarak yapıyı seyrederken içinde cereyan eden bir takım hadiseleri hatırlamadan edemiyoruz.



 


1900 lü yılların başları. Bitlis Valisi'nin himayesinde ilim tedrisine devam eden Bediüzzaman, Van Valisi Tahir Paşa'nın daveti üzerine Van'a gelir. Tahir Paşa'nın ısrarları üzerine onun konağında kalmaya başlar. Tahir Paşa ilim ve irfana önem veren bir kişidir. Evi tam bir kütüphanedir. Dışarıdan yabancı gazeteler getirmekte, ilim meclisleri düzenlemektedir. Bir gün bir yabancı gazetede okuduğu bir haberi göstermek için Bediüzzaman'ın yanına gelir. Haber, İngiliz Müstemleke (Sömürge) nazırı Gladiston'un Lordlar Kamarası'ndaki demecidir. Konuşmasında bu Sömürge Bakanı eline Kur'an-ı Kerim'i alarak, yanındakilere; -"Arkadaşlar, bizler bu kitabı Müslümanların ellerinden alırsak O'nları ancak dize getirebiliriz" diyecektir. Bu haberi okuyan Bediüzzaman son derece hiddetlenir ve "Kur'an-ın sönmez ve söndürülemez olduğunu ben ispatlayacağım" diye söz verir.
Konakta geçen bir diğer ilginç hadise ise, Tahir Paşa'nın Bediüzzaman'ı odasındaki anahtar deliğinden takip etmesi ile ilgilidir. Tahir Paşa'nın eşi, kocasına, Bediüzzaman'ın yatağını hiç bozuk görmediğini anlatır. Geceleri ne yaptığını açıkcası ikisi de merak etmişlerdir. Tahir Paşa bir gece dayanamaz ve gözünü anahtar deliğinden dayayarak içeriye bakar. Bediüzzaman, yatağın üzerine oturmuş ve sağ eli havada arada bir işaret parmağını sallamaktadır. Bu duruma bir mana veremeyen paşa, herhalde zikir çekiyor der. Halbuki Üstad'ın bu hareketi ile ne yaptığını bizler yıllar sonra kendi ağzından kaleme alınan Tarihçeyi Hayat adlı eserinde öğreniyoruz. O, hafızasında olan onlarca kitabı bu Van gecelerinde sayfa sayfa gözden geçiriyormuş. Havada dönen parmağı ile de mütalaa ettiği hayali kitapların sayfalarını çeviriyormuş. Bu tarihi yapının bir an önce tamir edilmesi ve topluma kazandırılması temennileri ile oradan da ayrılıyoruz.



 


Göl Kenarında Bir Üniversite Temeli:

Van'da en çok merak ettiğim yerlerden birisi de Bediüzzaman'ın, Sultan Mehmet Reşad Han'dan aldığı ödenek ile Medresetüs zehra'nın temellerini attırdığı yer. Onun yıllardır en büyük hayali, fenni ve dini ilimlerin birlikte okutulacağı okulların açılması. Doğu üzerinde yabancı planlarını da çok iyi gören Üstad bu eğitim hizmetinin hızlanmasını ve yaygınlaşmasını arzulamıştır. Sultan Mehmet Reşad ile Balkan turuna çıkmış ve Balkanlarda açılması planlanan okulun, patlak veren Balkan Savaşı sonrasında doğuya açılmasına karar verilmiştir. Gerekliği ödeneği alan Bediüzzaman, Van'a gelir ve bugün, Van'dan Edremit'e giden göl kıyısındaki yolun göl tarafına Medrese'tüzzehra'nın temellerini atar. Fakat çok geçmeden 1.Dünya Savaşı başlar ve yapı temel seviyesinde kalır. İşte şimdi Üstad'ın temellerini attığı yere gidecektik. Van'dan, Van Gölü kıyısındaki yolu takip ederek Edremit'e doğru ilerledik. 10 km. kadar sonra yol kenarında durduk. Sağımızda Van Valiliğinin yazlık konutu vardı. Konut ve etrafını çeviren bahçenin bulunduğu bu yer, zamanında Bediüzzaman'ın Doğu Üniversitesi'nin temellerini attığı yerdi. Arabamızdan inerek Yazlık Vilayet Konutunun yakınına kadar geldik. Gözlerim buradaki toprak parçasının göl ile birleştiği kıyıdaydı. Buradai bir takım büyük taşlar bana sanki Bediüzzaman'ın inşaatının temellerinden kalmış gibi geldi. Tabi bu temel izleri aslında yıllar önce kaybolmuştu. Son izleri de 1995 de gerçekleşen Van Gölü'nün taşma hadisesinde silinecekti.



 


İlim Dünyasını Karıştıran Mezartaşları:

Van'da kaldığımız bu birkaç gün içinde ziyaret etmeyi planladığımız yerlerden biriside Van Müzesiydi. İçerisinde 45 bin eser bulunan bu müze, içinde nice önemli eseri barındırmaktaydı. Benim bu müzede görmek istediğim en önemli şeyler ise, Yakılan eski Van şehrinde bulunan Van Ulucami'sinin mihrap ve duvar süsleriydi. Müzeye geldiğimizde hayal kırıklığına uğradık. Çünkü müze tadilattaydı. İçerisindeki eserlerin neredeyse tamamı depolara indirilmişti. Bizi karşılayan görevliler,
-"Size hiçbir şey gösteremedik ama gelin bari Hakkari Stellerini gösterelim.
Onları kaldırmadık." Dediler. Şaşırarak içeriye girdik. Hakkari Stelleri yani Hakkari Mezartaşları'da neyin nesiydi ? 2004 yılı sonlarında Hakkari'de ikamet eden bir çiftci, kış sonu evinin damını yeni toprakla beslemek için tarlasına gitmiş ve oradan toprak çekmeye çalışırken 13 tane koca koca kayrak taş bulmuş. her birinin üzerinde bir insan figürü olan bu taşlar ilim dünyasını derinden sallamış. İlk kez duyduğum bu şeyler hakkında hemen hiçbir malumatım yoktu. Meğer bulunduğu son iki yıldır bilim dünyası çalkalanıyormuş. Bizi bir odaya aldılar. Duvarlarında, asılı olarak 13 adet kayadan oyulma kayrak mezartaşı vardı. Baktıkça gözlerinize inanamıyorsunuz. Çünkü bu kayaların üzerine kabartılmış insan şekilleri her şeyleri ile Kızılderili reislerine benziyorlardı. Kafalarında tüyler ve bantlar, üzerlerinde şu Afrikalıların giydiği, sadece önlerini örten kuşaklar, her birinin yanında ilkçağ kamaları, deri su torbaları vardı. Hayvan mücadele sahneleri ve daha neler neler. İşin en ilginç yanı da bu taşların MÖ 13.yy dan kalmış olmaları. Yani neredeyse taş devrinden. Ama nasıl olurdu, insanlar bir zamanlar ilkel ve mağarada yaşayan bir takım mahluklar gibi değil miydi? Elbette ki değildi. Bugüne kadar katılmış olduğum tüm eski çağ araştırmalarında, gözlemlediğimiz gördüğüm şey şudur ki, insanın varolduğu andan itibaren estetik de varolmuştu. İlk insandan beri o hassas duyguları, acıları, sevinçleri, kin ve nefretleri, idealleri ile insan vardı. O muhteşem ilkçağ kadın takıları, en ilkel silah yada kap kaçaklarda bile uygulanan bir takım süslemeler bize bunları anlatmaktadır. Kafaları karıştıran bir başka konu ise bunların kimlere ait olduğu idi. Motiflerinden, eski Türklere ait olduğu sanılıyordu. O zaman Türkler Anadolu'ya Kavimler Göçü ile gelmemişler miydi ? İşte tarih böyleydi: İnsanlar tüm acizlikleri ile - tamam her şeyi kurduk, öğrenilmesi gereken her şeyi öğrendik derken, ortaya öyle bir şey çıkar ve yeniden başladığı yere dönebilirdi.


"Ben Küheylanı Çok Severim" :

Müzenin bahçesinde dikkatimi çeken en ilginç şeylerden biri de Akkoyunlulardan kalma mezartaşları oldu. Bunlar taştan oyulma at formunda olup, heykelsi bir şekilde hazırlanmış taşlardı. Üzerlerine, koşumları, kılıç ve kamalar, heybeler de işlenmişti. Anadolu'ya gelen göçebe Türklerin at ile nasıl içli dışlı olduğunun çok önemli bir göstergesiydi bu taşlar. Bu taşları görünce, Osmanlı Padişahı Sultan 1.Murat'ın Kosava'da şehadeti sırasındaki vasiyetini hatırladım. Yanındakilere - Sakın attan inmeyesüz demişti. At ile doğup büyümüş ve onun sırtından inmemeye çalışmışlardı. Bu hayat tarzı onları kokuşmaktan kurtarıyor ve her zaman canlı tutuyordu. Bu at formlu mezartaşları, Sızıntı Dergisi'nin baş yazarının küheylan üzerine yaptığı bir konuşmayı aklıma getirmişti. - "Ben küheylanı çok severim diyordu. Koşar koşar koşar ve bir yerde çatlar kalır. O, yorulmak nedir bilmez ?"


Sudan korkmaz

Gözleri renklidir

Bilin bakalım bu nedir ? :


Bu kadar attan bahsetmişken, Van'ın sembolü olan sevimli Van Kedisini konuşmazsak ayıp olur. Sanıyorum bu sevimli canlıyı duymayan yoktur. Dünya üzerinde iki gözü farklı renklerde, beyaza yakın tüy rengine sahip bu canlının yaşadığı başka bir ülke göstermek mümkün değildir. Bugün yeryüzünün birçok yerine hep Van'dan yayılmıştır. Diğer kedi türlerinden göz rengi dışında da farklılıkları vardır. Kediler genelde suyu sevmezlerken Van kedisi su ile oynamaktan büyük lezzet alır. Hatta zaman zaman yüzer. Halkın pişik diye hitap ettiği bu canlı, kaplanlar gibi yürür, temizliği çok sever ve eğitildiği zaman sadık bir arkadaş haline gelir. Tarih boyunca, sarı mavi, yada mavi yeşil göz renkleri ile hep dikkat çekmiş ve farklı coğrafyalara taşınmıştır. Hatta Osmanlı Padişahı Sultan 2.Abdülhamid Han'ın da Yıldız Sarayı'nda pamuk adlı bir Van Kedisi beslediğini biliyoruz. Van kedisinin avcılık özellikleri üstündür. Fare, kuş, sinek, böcek avlayarak oynar ve yer. Tuvaletini ev içinde toprak bir kapta giderir. Duygusaldır. İsmiyle sevilmekten hoşlanır. Van kedisi kavun, karpuz, çikolata gibi ilginç gelebilecek gıdalar da yer. Yiyeceğini yemeden önce sahibine sürünerek minnet duygusunu gösterir. 1990 larda Van'da bulunduğum dönemlerde sokaklarda tek tük de olsa bembeyaz sokak kedilerine rastlayabiliyorduk. Bunlar orijinal Van kedilerinin kırmaları idi. Dışarıya çok fazla taşınmasından dolayı bugün Van'da sayıları azalan bu nadide tür günümüzde koruma altına alınmış olup Van Valiliği ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi tarafından yaptırılan Van Kedi Evi'nde koruma ve çoğaltma faaliyetleri devam etmektedir.

Van'da bulunduğumuz bu son günün kısa zaman dilimini biraz tarih biraz tabiatla geçirelim diyoruz. Bu amaçla iki farklı şey yapacağız. Bunlardan ilki Van Gölü'nün incisi Akdamar Adasına yapacağımız ziyaret, diğeri de güneşin batışını izlemek üzere Van Kalesi yada serhat Koleji'ne uğramak olacak.



 


Van Gölünde Bir Ada: Akdamar

Akdamar Adası, Van Edremit yolu üzerinde, Van Gölü'nde kıyıya çok da uzak olmayan tarihi, şirin bir ada. Adanın en önemli özelliklerinden birisi üzerinde bulunan tarihi kilise binası. Edremit Kıyılarına geliyor ve kıyıda bekleyen, bizi adaya götürecek

Kayıklardan birine atlıyoruz. On dakikalık bir yolculuk sonrasında adamız görülüyor. Adanın bir tarafı düz diğer tarafı kayalık. Bu ada için anlatılan meşhur bir efsane var. Gerçi bu efsane Çanakkale Boğazı'nda yaşamış olan Leonders için de söylenmekte. Güya bu adada bulunan kilisenin papazının kızına bir genç gönül verir. Geçeleri kıyıdan buraya yüzerek gelir ve kız da karanlıkta delikanlı yolunu bulabilsin diye fener tutarmış. Kızın adı Tamara'ymış. Onların bu gizli buluşmalarını öğrenen baba bu işe çok kızar ve fırtınalı bir gecede kızı adanın yüksek yerinde elinde feneri tuturken onu azarlayarak eve gönderir. Tabi fener de sönmüştür. Delikanlı suyun içinde ve karanlıkta kalır. Fırtına ve dev dalgaların arasında gözden yitip gider. Suyun içinde çırpınırken de bir yandan Ah Tamara Ah Tamara diye seslenmektedir. İşte o günden bu yana adanın adı Ah Tamara, Tamara derken Akdamar olmuştur.



 


Nihayet teknemiz adaya yaklaştı. Şirin, zeytin ağaçları ile süslü bir ada.
Burada en çok göze çarpan şey ise sivri külahlı, ahlat taşından yapılma bir kilise. Yapıya yaklaştık ve incelemeye başladık. Aklıma ilk gelen şey, dün Eski yakılmış Van şehrinin kalıntılarını gezerken gördüklerim oldu. Orada nice camiler, medreseler, Dar'ül Kuralar vardı ve hepsini yakıp yıkmışlardı. Halbuki karşımızda bir Ermeni Kilsesi vardı ve üzerindeki tüm süs ve kabartmaları ile duruyordu. İşte bizim hoşgörü anlayışımız ile onların ellerine bir fırsat geçince yaptıkları. Yan yana duran yakılmış Van şehri ile bu sapasağlam kilise kimlerin zulmettiklerini, kimlerin hoşgörü içerisinde yaşadıklarını açıkca anlatıyordu.

Bu kilise binasını en ilginç kılan şey, üzerine kazınan bir takım tarihi kıssalara ait kabartmalardır. Duvarların üzerinde Davut Peygamberin elinde sapan ile Calut'u yıkışı, Yunus Peygamberi balığın yutuşu ve sonra kıyıya taşıyışı, Hz.Adem ve Hz.Havva'nın yasak meyveyi yeme sahneleri, Hz.İbrahim'in oğlu Hz.İsmail'i kurban etmesi, Danyel Peygamberin aslanlarla mücadeleleri vb. nice Peygamber kıssası çok başarılı bir şekilde resmedilmişti.

Nihayet ada turumuzu tamamlayarak tekrar sahile döndük. Kıyıda güzel balık lokantaları vardı. Burada Van'ın nadide balığı inci kefal'in tadına bakarak şehre geri dönmek üzere arabalarımıza yöneldik.



 


Ve Güneş Batarken:

Van turumuzun artık son ayağına gelmiştik. Van, yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi yeryüzünün gün içerisinde en çok güneş alan yerlerinden biri idi. Ve buradan güneşin batışını seyretmek apayrı bir güzellik haline geliyordu. Kendi tecrübelerimize göre güneşin batışının yada doğuşunun izleneceği en güzel iki yer, Ya Van Kalesi'nin üzeri, yada Edremit yolu üzerindeki Serhat Koleji'nin bahçesi idi. Bizler birkaç gün önce Van Kalesi'ni gezmiştik. Öyleyse Serhat Koleji'ne gidelim dedik. Hem havaalanı buraya çok yakındı. Okulun göl kenarında uzanan muhteşem bir konumu vardı. Nihayet geldik ve arabalarımızdan inerek bahçesinde adımlamaya başladık.
Okulun göle bakan kısmındaydık şimdi. Doğunun incisi konumundaki bu güzel eğitim kurumunun arkasında, Süphan Dağı'nı karşımıza almıştık. Başı karlı haliyle çok heybetli bir görünümü vardı. Az sonra gölün suyu kızıllaşmaya başladı. Süphan Bulutların arasında görülmez hale gelmişti. Burada ilginç bir durum vardır ki göl, dalgaları ile kum yığınlarını biriktire biriktire göl kıyısı ile kendi arasında bir sed meydana getirmiş. Yani önümüzde iki adet göl vardı. Bize kıyısı olan kısım daha bir kızıl, arkasındaki asıl göl suyu ise daha mavimsi idi. Yavaş yavaş hava karardı ve kızıllık giderek azalarak ennihayetinde kayboldu. Buradan güneşin batışını izlemenin farkı galiba biraz da gölün üzerindeki yakamozların verdiği değişik havadan kaynaklanıyordu.



 


Tüm bu güzelliklerden sonra Van'dan ayrılmak hiç de kolay olmadı. Ama bu güzellikleri ileride yeniden yaşamak için kısa bir ayrılışa ihtiyaç vardı. Gezimizde bize yardımcı olan herkese selamlarımızı ve teşekkürlerimizi ileterek havaalanına geçtik. Uçak alandan yükseldiğinde, altımızda tatlı maviliği ile Van gölü uzanıyordu.
Gözlerim heyecanla Van Gölü'nün karşı yakasındaki devasa bir kayalıktan oluşan
Van Kalesi'ni aradı. Bulmakta geçikmedim. Dümdüz bir alan üzerinde bir kambur gibi duruyordu. Ve bu duruşuyla Evliya Çelebi'nin yüzyıllar önce söylediği gibi, aynen oturan bir deveyi andırıyordu.


Molla Hamid Hakkında Detaylı Bilgi İçin Tıklayın

Çaycı Emin Hakkında Detaylı Bilgi İçin
Tıklayın


Ali Çavuş Hakkında Detaylı Bilgi İçin Tıklayın









Siz bu yazı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ad ve Soyadınız *
E-posta adresiniz *
İletmek istedikleriniz * (500 Karakter)
Güvenlik kodu *
(*) Zorunlu alanlar
Bağlantılar

Copyright © 2007 www.talhaugurluel.com E-Posta: tarih@gezikitap.com