Haziran ayına girmemiz ile birlikte çevreden okul mezuniyetlerine davetler gelmeye
başladı. Bunlardan birisi de eski dostlarımdan Tahir Bey. Kendisini Değerli Okulum Bursa Nilüfer Lisesi'nin Pilav günlerinden tanıdığım hocamız, görev yaptığı İzmir Tire'deki Okulun mezuniyetine çağırıyordu bizi. Programımı ayarlayarak bu teklifi kabul ettim. Bu arada da Tire hakkında araştırmalara başladım. Duyduğuma göre tarihi doku bakımında zengin bir yerdi Tire. Eğer böyle ise orada göreceğim çok şey olacaktı. Çünkü buraya hemen ilk kez gidiyordum. Hemen diyorum çünkü anne
babam, çocukken birkaç kez getirmişlerdi beni buraya ama hayal meyal hatırlıyordum o gelişlerimizi. Fakat bu civarda en iyi hatırladığım tarihi yer Birgi idi. Zaten
bu çevrelerde Birgi ve Tire tarih boyunca hep önemli birer yerleşim merkezi olagelmişler.
Tire'ye bazıları Yeşil Tire diyor. Hatta Tire Belediyesi'nin çıkardığı bültenin bile adı Yeşil Tire. Burasını küçük bir Bursa gibi gördükleri ve Bursa'ya çok benzettikleri için bu isimle adlandırıyorlar. Gerçi son bir araştırma da kestane ağacı sayısı burada Bursa'dan daha fazla çıkmış.
Tire'nin Meşhurları:
Gerçekten
tarihi kadar kendisine has sanatlar ve yemekler ile de meşhur bir yer Tire. Keçe
denilince akla ilk gelen yerlerden birisi burası. Koyunların ikinci kırkım ayı olan Ağustos kırkımından elde edilen yünler keçe yapımı için en uygun yünler. Eğer keçenin yumuşak olmasını istiyorlarsa keçe yapımında kuzu yünü kullanıyorlar. Keçenin süslenmesi bile ayrı bir iş. Bu süslemeler içinde kafes, dama, baklava,
göbek, kertik, gülbadem en meşhur keçe süsleme motiflerinden. Keçe yapımında bir
önemli husus ta yapılacak keçenin işlemi başladığında o gün içinde bitmesi gerekiyor.
Eğer iş bir gün sonraya kalırsa o keçenin kalitesi düşüyor.
Tire'ye has fakat bugün bitmekte olan bir sanatta Beledi dokuması. Osmanlı Devleti'nin, ilk yıllarında Tire'den tıransfer ettiği bilinen bu dokuma sanatında, yorgan, minder ve pencere örtüsü olarak kullanılmak üzere beledi kumaşı dokunuyor. Hammaddesinde ipek olan bu dokuma bu gün ne yazık ki sadece bir tezgah üzerinde işleniyor. Bu sanatın son temsilcisi olan Hacı Saim Amca ile tevafuki Rum Mehmet Paşa Külliyesi'nin önünde karşılaşıyoruz. Tire'de hali hazırda sağlam olarak duran zaten iki adet tezgah varmış. Bir tanesi kendisinde diğeri de müzede sergilenmekteymiş.
Urgancılık alanında da tarih içinde Tire'nin ayrı bir yeri varmış. Osmanlılar döneminde Tire'de bin civarında urgan tezgahının olduğunu biliyoruz. Bu işte o kadar mahir imişler ki, tüm Osmanlı Donanması'nın halatları Tire'den gidermiş. Şehir uzun yıllar Kendir vergisinden muaf tutulmuş. Günümüzde neredeyse hiç olmamasına rağmen bir dönemler dönüm dönüm kendir ekilirmiş buralara. Ağustos sonlarında biçimi yapılır, Desteler halinde havuzlara yatırılırmış. Sonra bu demetler açılarak yeniden kurutulurmuş ki böylece soyma tavına gelebilsinler. Sonra çiftciler bunları pazarlarda satarlar ve bu sapları satın alan urgancılar da bunları tarayarak lif lif ayırır ve makaralarda arzu ettikleri kalınlıktaki urganı elde etmek için bükerlermiş.
Nalıncılık, semercilik, ve yorgancılık ta Tire'nin yöresel meşhurlarından fakat talep azlığı nedeniyle artık bu sanatlarda can çekişmeye başlamış durumdalar.
Camisiz Minare Bizi Karşılıyor: 
Tire'nin bu tarihi zenginliği nedeniyle şehre erken gelmeye karar veriyor ve uçak biletini alırken en erken İzmir uçağını soruyoruz. İlk uçuşun sabah 06:00 da olduğunu söylüyorlar. İşte tam bize göre bir uçuş saati. Tabi bunun tek dezavantajı, havaalanına gitmek için gece 01:00 gibi yattığımız yataktan 04:00 gibi kalkmam olacak. Neyse havaalanı uçak derken sabah 07:00 de İzmir'e ulaşıyoruz. Havaalanından bizi Tahir Bey karşılıyor.
Bir saatlik bir yolculuk ile Tire'ye geliyoruz. Daha Tire'ye girerken bizi camisiz bir minare karşılıyor. Arabayı hemen durdurarak minareyi incelemeye ve fotoğraflamaya başlıyoruz. Minare civarında birkaç evlik bir yerleşim var. Onlara minarenin camisini soruyorum ama maalesef hiçbir şey bilmiyorlar. Herkesin bildiği tek şey bu yol yapılırken caminin yıktırıldığı. Minare gerçekten orijinal ve tarihi bir yapı.
Soğan boğumlu külahı görülmeye değer bir şey. Az sonra şehre girmiştik. Önümüzde koca bir gün ve gezilecek tarihi bir şehir vardı. Heyecanımı zor zaptediyordum. Hocam biraz dinlenseniz falan dediler ama ben biran önce yola çıkmak istiyordum. Hemen Tire belediyesi'nin Halka İlişkiler Müdürlüğünü aradık. Tire hakkındaki dökümanları istedik. Sağolsunlar Samanyolu Televizyonunda sunulan İnancın Gölgesinde Programında yaptığımız tarihi gezileri izleyen Halkla İlişkiler Müdürümüz hemen atlayıp okula geldi ve sizi biz gezdirelim dediler. Tire'yi iyi bilen, buranın
eskilerinden Davut Bey'de bize katıldı. Kendisini tam bir beyefendi olarak gördüğüm
yaşatmak için yaşayan kişilerden biriydi Davut ağabeyimiz. Böylece başladık gezmeye.
40 Adımda Bir Cami:
Tire'nin tarihi yapıları içinde, ortalarında camilerin bulunduğu külliyeler önemli bir yer tutuyor. Bizlerde gezimize bu tarihi külliyelerden başlıyoruz.
Bu arada ilginç bir istatistiği bize Davut Hocamız
aktarıyor. Türkiye'de nüfusuna oranla en çok caminin bulunduğu şehir Tire'ymiş. Şuan 48 tane ibadete açık camisi bulunuyormuş ve nüfusunun da ellibin olduğunu göz önüne alırsak her bin kişiye bir caminin düştüğünü söyleyebiliriz. Bir başka ilginç istatistik te şöyle: Ezan okunduğu sırada abdest alarak camiye yetişme olasılığınız Eski Tire'de çok fazla. Çünkü hemen her evin en fazla 40m. yakınında bir cami bulunuyor.
Bunları duymak bizlere, ecdadın insan yetiştirme sanatında geldikleri seviyeyi gösteriyor. Biliyoruz ki bu mescidler ve etraflarındaki diğer külliye elemanları ile insan yetiştirmede büyük hizmetler görüyorlardı. Ruhlar bu şekilde hızlıca terbiye oluyor ve toplum çok daha kaliteli bir hal alıyordu.
Selçuklu ve Roma'nın Kucaklaştığı Yer: Kara Kadı Külliyesi
İlk uğradığımız yer Karakadı Külliyesi. 14.yy lara ait bir yapı olan külliyenin banisi Karakadı Necmeddin Efendi imiş. Camiye girer girmez medrese haline getirilmiş avlusu ile karşılaşıyoruz. Revaklı bir gölgelik sarıyor avlunun tüm yüzlerini.
Revakların sütunlarına ve sütun başlıklarına baktığımda alıyüzyıllık bir cami içinde ikibin yıllık şahitlerle karşılaşıyorum. Yani Roma'yı da tüm teferruatı ile görmüş ve bir dönem onlara da ev sahipliği yapmış olan mermer kaide ve başlıklarla. Bu külliyeye Roma Mimarisi yönünden bakacak olursak da harika yapılarla karşılaşabiliriz. Bir kere daha avluya girerken sizi sağ ve solda iki devasa Roma Tapınak sütunu karşılıyor. Hele bunlardan sağda olanı yivli haliyle paha biçilmez bir şaheser olup ancak müzelerde görebileceğimiz cinsten bir şey. Soldaki sütunun başlığı ise çok nadir görülebilen bir kompozit sütun başlığı. Revak sütunlarından birkaç tanesi yivli, birkaç tanesi taraklı ve diğerleride kırmızı mermerden klasik tarzda olanlar. Devşirme malzeme dediğimiz bu mimari öğeler eski yapılardan devşirilerek
burada kullanılmış ve bunu yaparken de ecdat, -"Biz bu medeniyetlerin üzerindeyiz"
mesajını duyurmaya çalışmış.
Hemen her yapımızda olduğu gibi bu yapıda da bir takım özel inanışları var halkın. Caminin giriş kapısı yanındaki mermer üzerinde görülen ayak izlerinin Hızır As.'a ait
olduğunu düşünüyorlar. Külliyenin en önemli özelliği Tire'de külliye sistemini, bozulmadan muhafaza edebilen tek yapı olması. Caminin hemen arkasında iki birimden oluşan kümbet biçimli bir de türbesi var. Alt kabir odası ve üzerinde kütüphane olarak kullanıldığı düşünülen bir diğer yapı. İşte ecdadın öldükten sonra bile ilmin yanında olmak istediklerinin bariz bir örneği.Camide bizi şaşırtan şey, cami içinin altıgen şekilde olmasıydı. Daha önce Altıgen, sekizgen türbeler, yada semahane olarak kullanılan yuvarlak formlu camiler görmüştüm ama ilk kez altıgen harimli bir cami görüyordum.
Yapının belki de en göz dolduran kısmı minaresi. Tuğla taş işciliğinin geldiği bu seviye insanı hayran bırakıyor. Sekizgen bir kaideye oturmuş olan minarenin gövdesi tamamen özel yapım tuğlalar ile farklı bezeme tarzları uygulanarak süslenmiş. Farklı yiv sıraları arasında Allah ve Bismillah yazıları Kufi hatla o kadar ustaca yerleştirilmiş ki dakikalarca bu sanat eserine bakmaktan kendimizi alamıyoruz. Tire şehri eski ve yeni Tire olmak üzere ikiye ayrılıyor. Yukarıdan baktığınızda bu iki Tire'yi hemen ayırabiliyorsunuz. Eski Tire, daha çok tek katlı evlerden oluşan, kiremit çatılı, yeşil ve sık minareler ile süslü şirin bir ortam. Yeni Tire ise tahmin edeceğiniz gibi daha az yeşil ve daha çok beton görünümüne sahip.
Hayırda Yarışan Beyler:
Yeni ve eski Tire'yi daha iyi görmek için yukarılara tırmanırken karşımıza Kazanoğlu
Camii çıkıyor. Tire'de yapılaşmanın büyük kısmı Anadolu Beylikleri Dönemi ve Osmanlı
dönemine ait. Kazanoğlu lakaplı Mehmet Bey'de Tire'nin bir kısmında bir dönem
hüküm sürmüş bir kişi. Ve tüm idareciler gibi yaşadığı yere güzel bir iz bırakmasını
bilmiş.
Yine Bir Hanım Sultan: 
Seyiryerinden Tire'yi kuşbakışı seyrettikten sonra, daha yukarılarda Yıldırım Bayezid'in hanımı Hafza Hatun'un bir külliyesinin bulunduğunu söylediler. Oraya gitmekte pek istekli değillerdi çünkü güzelim külliyeden geriye bugün çok da bir şey kalmamıştı. Ben bir Osmanlı Hanımının yapısını duyunca ısrar ettim. Çünkü eşim, tarihte annelerimiz ve eserleri üzerine çalışmalar yapıyordu. Belki güzel şeyler yakalayabiliriz diye düşünüyordum. İyi ki de gitmişiz. Bizi hala ayakta durmaya devam eden bir minare
ve dört taş, tuğladan yapılma duvar karşıladı. Ne çatı ne külah ne kubbe. Tabi manzara içler acısı idi. Hafza Hatun ki, kendisi Aydınoğulları Beyinin kızı, Osmanlı'ya gelin gidiyor ama kendi yetiştiği toprakları unutmayarak çok güzel bir vefa örneği de göstermeyi ihmal etmiyor. Külliyenin önünde birkaç sarıklı ve sarıksız mezartaşı yan yatmış harap yapılar ile paralellik arzediyor. Kimbilir burada bulunan medresenin hangi alimleri idiler zamanında. Burasının ayrı bir ehemmiyeti de Tire'nin en eski yerleşim merkezinin burası olması. 
Bir yandan geziyor, bir yandan da elimizdeki Tire kitaplarından gezdiğimiz yerler hakkında derinlemesine bilgi edinmeye çalışıyoruz. O sırada bir çeşme resmi görüyorum. Çeşme üzerinde gördüğüm bir detay bana küçük bir hayret çığlığı attırıyor. - Olmaz böyle bir şey diyorum. Arabadakiler sıçrıyor ve merak ederek ne gördüğümü soruyorlar. Çeşmeyi gösteriyor ve muhakkak görmeliyiz bu çeşmeyi diyorum. Çeşmenin adı Hafza Sultan Çeşmesi. Yani bu yapıyı da Yıldırım Bayezid'in Hanımı Hafza Hatun yaptırmış. Müdür Bey, çeşme buraya çok yakın diyor ve birkaç kişiye sorduktan sonra geniş
bir meydana açılan küçük bir sokağın başına geliyoruz. Burada duvara bitişik halde yapılmış gibi görünen kesme taş ve tuğla sıraları ile bezeli çok güzel bir yapı. Duvarla bir diyorum ama aslında çeşmenin iki yanında devam eden duvarlar, muhtemelen buradaki tarihi yapıları gasbederek sonradan buraya monte edilmiş gecekonduların duvarları. Kaçyüzyıllık bir tarihi eserin üzerine hiç utanmadan duvar örerek iki
ev yapmışlar ve bu güzelim çeşmeyi aralarında sıkıştırmışlar. Gerçi beklide teşekkür etmek lazım onlara iyi ki yıkmadınız korudunuz diye.
Heyecanla arabadan iniyor ve yakından incelemeye başlıyorum bu klasik devir çeşmesini. Bana tuhaf gelen yanı şu, çeşmenin yalağı çeşmenin yapı malzemesi olan tuğla taş sıraları ile inşa edilmiş değil. Çeşmenin yalağı, üzeri çelenkli bir Roma lahiti. Evet yanlış okumuyorsunuz Roma Lahiti. Bir zamanlar kimbilir hangi Roma Soylusunun
içinde yatmak için yaptırdığı bu lahit şimdi klasik bir Osmanlı Çeşmesi'nin yalağı olarak kullanılıyor. Yani içinde bir dönem bir Romalıyı ağırlayan bu mermer ve pek de şatafatlı görünen lahitin içinden hayvanlar gelip su içiyorlar. Açıkcası çok ibretli. Bu arada Osmanlıların bir kişinin mezarını talan ederek bir Roma lahtini çıkarıp çeşmelerinde kullanacaklarını sanmıyorum. Tarihe baktığımızda bir çok medeniyete ait kalıntıların mezar hırsızları tarafından talan edildiğini görüyoruz. Özellikle Turgay Tuna'nın Mısır hakkındaki bir seminerinde bizlere, dünyanın en büyük mezar soyucuları Romalılardır sözünü hiç unutmuyorum. Çünkü Mısır Medeniuyeti'ne ait nice muhteşem eser ve hazinenin Romalılar döneminde soyulduğunu biliyoruz. O muhteşem piramitler ve onların civarındaki binlerce eski Mısır'dan kalma mezar da hep Romalılar döneminde açılarak lahitlerine kadar boşaltılmıştı. Kimbilir belki bu Romalı'nın da lahitinin bugün buralarda kullanılmasının bilemediğimiz nice hikmetleri vardır.
Molla Çelebi Camii ve Fatih'in Hocası:
Tarihi sokaklar arasındaki gezimizi sürdürüyoruz. Hangi köşeyi dönsek karşımıza taş ve tuğla sıralı bir muhteşem yapı çıkıyor ve bize kendisinden bir şeyler anlatmak
istiyor. İşte bir yokuşun başındayız. Burada da zaviyeli güzel bir cami var. Yokuşun adı, Molla Yokuşu ve burası ile aynı ismi taşıyan Molla Çelebi Camii'nin önündeyiz.
Caminin en ilgi çeken kısmı Fatih'in hocalarından olduğu rivayet edilen Ahmet Tavil Hz.nin bu Caminin kıble duvarı önünde kabrinin bulunması. Caminin yanında da Caminin banisi Molla çelebinin çok güzel bir mimari ile inşa edilmiş olan iki katlı türbesi var. Yine bu türbedede diğerlerinde olduğu gibi üst katı ilim devşirme mekanları olarak değerlendirmişler. Caminin bahçesinde bir köşeye atılmış ve yan yatmış tarihi dibek taşı dikkatimizi çekiyor. Aslında Roma'ya kadar giden bir sütun kaidesi.
Osmanlılar içini oyarak dibek taşı olarak kullanmışlar. Ama Roma ve Osmanlı'da
bir şekilde kullanılan bu taş bugün öylece bir köşede kalakalmış. Ta ki değerini bilen kişilerin bir gün hissettirmeden bu paha biçilmez eseri aşırmalarına kadar da orada öylece duracak.
Gezimiz sırasında Tire'de bulunan ve faaliyette olan 48 camiden sadece bir tanesinin özel bir vakıf tarafından idaresinin yapıldığını öğreniyoruz. Tam önünden geçtiğimiz bu yapı Neslihanzade Hasan Çelebi Cami. 1523 yılında Hasan Çelebi tarafından yaptırılmış. Tarih çok enteresan. Kanuni Sultan Süleyman'ın tahta geçmesinden tam 3 yıl sonra yapılmış. Yüksek katlı yine tuğla süslemeleri ile göz dolduran bir yapı yalnız
son cemaat yerinin revaklarının doldurulması ve sonradan eklenen binalar yapıya
bir hayli zarar vermişler.
Derekahve ve Altı Ayazma Üstü Mescid Bir Yapı:
Sabahtan beri gerçekleştirdiğimiz bu güzel programda sıra biraz soluklanmaya geliyor. Bana kalsa tarihi yerlere kesintisiz gezi diyeceğim ama
biliyorum ki herhangi bir kültür turunda da guruptakilerin dinlenmeye ihtiyaçları olacaktır.
Ve ileride Tire'de gerçekleştireceğimiz bir gezide gezi gurubumuzu en iyi nerede soluklandırabileceğimi görmem iyi olacaktır. Bu amaçla beni Tire'nin gezilecek en güzel mesire yerlerinden birisi olan Dere Kahve'ye getiriyorlar. Burası bugün ki şehrin biraz yukarısında bulunan, içinden dere akan yeşillik içinde şirin ahşap bir kahvehanenin de bulunduğu güzel bir yer. Burada suni bir dere yapılmış olup zaman zaman şelalesinden de su akıtılıyor. Aslında bu derenin altından, zeminin
alt kısmından asıl derenin aktığından bahsettiler. Nitekim çaylarımızı yudumladıktan sonra aşağıya doğru gerçekleştirdiğimiz yürüyüşte bahsedilen eski dere için yaptırılan
ve bugün yok kenarlarında kalmış olan eski köprü kalıntılarını görüyoruz.
Tirelilerin
ilginç bir yönü de çınara kavak, normal kavağa servi, serviye de kara servi demeleri. Bunu da "- Hadi şu kavakların altında oturup bir çay içelim." demeleri ile keşfettim. Bakıyorum her yerde çınar var. Hani kavak diyorum ve farklılığı
öğreniyorum. Neyse Tire tabiriyle kavakların altında otururken çaylarımız geliyor ve tabi yanlarında birer bardak suları ile. İşte bir güzel adet daha.
Çayın
yanında muhakkak su getiriyorlar. Eğer siz suyu kendiniz isterseniz sizin yabancı
olduğunuz hemen anlaşılıyor. Getirilen suyu içtiğinizde siz defalarca yeniden su isteseniz her bir seferinde bıkmadan yeni su servisi yapıyorlar. Bundan da hiçbir ücret talep etmiyorlar.
Tire'nin bir de kendine has çay bardağı var. Bizim kullandığımız çay bardağından bir boy büyük olan bu bardak, Paşabahçe takımlarında bile yerini almış ve koleksiyonlarının 41-21 nolu bardağı, Tire bardağı adı ile anılır olmuş.
Dere Kahve'de de süprizler peşimi bırakmıyor. Sürpriz diyorum
çünkü tarihi doku içinde ecdada ait güzellikleri görebilmek aslında bizim işimizin en zevkli tarafı. Ve her bir detay bizi define bulmuşcasına mutlu edebiliyor.
İşte onlardan bir tanesi de park içerisinde bulunan iki birimli bir yapı. Yapının özelliği alt katının bir ayazma, üst katının ise mescid olarak kullanılması. İşte ecdadın birlikte yaşama sanatından bir örnek. Din, dil, ırk, renk ayırımı gözetmeksizin farklı yaşantı ve anlayıştaki insanlar ile bir arada yaşamasını o kadar güzel başarmışlar ki O'nlara hayran olmamak elde değil.
İstanbul'daki Ayazma'mız:
2004 yılı sonlarıydı. İstanbul Boğazında gerçekleştirdiğimiz bir boğaz turuma Amerikalı bir gazeteci bayan da katılmıştı. Üsküdar'dan geçerken Ayazma Camii ile ilgili söylediklerime çok şaşırmış ve yanındakilere, "-Beni ille de buraya götürün"
diye tutturmuş. Anlattıklarım içinde bu hanım misafiri etkileyen şey, Osmanlı İnsanının ne kadar geniş düşündüğü ve detaylar da boğulmayacak kadar medeni olduğu
ile ilgili idi. Osmanlı Padişahı 3.Mustafa, Üsküdar'a yaptırdığı Camiye haliyle
kendi adının verilmesini ve Sultan Mustafa Camii denmesini istiyordu. Ama Cami
yakınlarında bir Hristiyan Ayazması vardı ve halk camiye giderken yada camiden
bahsederken, şu ayazmanın yanındaki cami falan derken derken caminin adı Ayazma
Camii olarak kalmıştı. Ve kimse bu isme müdahale etmemişti. Hala da caminin adı
Ayazma'dır.
Bu isim aslında "Zem Zem kilisesi" ismi kadar tuhaftır ama işte bu alicenaplığı ancak bizim ecdadımız gösterebilmiştir. Bugün dünyada böyle bir kilise adı yoktur ama Ayazma Cami hala o hoşgörünün bir timsali olarak Üsküdar sırtlarında tüm görkemi ile durmaktadır.
İşte bu anlattığım detayda olduğu gibi Tire'deki Dere Kahve'de de bir Hristiyan Ayazması ve üstündeki Şemsi Mescidi yüzyıllardır bir arada farklı inanışlara birlikte hitap edebilmesini bilmişlerdi. Mescidi, ardından ayazmayı geziyor ve fotoğraflıyoruz. Ayazma'yı biraz daha açacak olursak, Hristiyanların kutsal sularına verilen genel bir isim olduğunu söyleyebiliriz. İç kısmında tüm
ayazmalarda olduğu gibi bir çeşme yapısı ve gözü mevcut. Ama ne yazık ki suyu kurumuş. Ayazma dışında ise sarıklı ve yüksek kavuklu mezartaşları karşılıyor bizleri. Hele içlerinde bir tanesi var ki, İstanbul'da bile nadir görebileceğim cinsten bir kavuk.
Ayazmanın dışında, alınlık etrafı kesme taş ile çevrili güzel bir çeşme görüyoruz. Çeşmenin su gideri olarak yapılan uzun mermer oluk son derece güzel bir işlemeye sahip ve üzerindeki çapraz motifler de Bizans'ı
andırıyor. Tam bunları düşünürken ayağımın dibinde bir su yalağı görüyorum. Bu küçük yalak üzerindeki tüm desenleri ile orijinal bir Bizans su çanağı. Ve bu nadide eserde ortalıklarda kendisine sahip çıkacak şuurlu kişileri bekliyor. Park içinde dikkat çeken diğer bir şey ise Osmanlı'nın son döneminden kalma, suyunun akması için yukarı doğru çekilen tokmağa bir başka çeşme. Davut Hocam, çeşmenin nasıl çalıştığını bizlere bizzat gösteriyor. Gerçekten de ilginç. Üzerindeki yuvarlak tutacağı yukarıya doğru asılında oluktan su akmaya başlıyor.
Rum Mehmet Paşa ve Düşündürdükleri: 
İyice dinlenip çaylarımızı ve yanında getirilen suyumuzu da içtikten sonra kalkıyor ve bir başka külliyeye doğru ilerliyoruz. Buranın adını duyunca eski bir ahbabımın
adını duymuş gibi oluyorum. Rum Mehmet Paşa Külliyesi. - "O da mı buralara gelmiş." demekten kendimi alamıyorum. Rum Mehmet Paşa'yı bizler İstanbul'da, Üsküdar'da yaptırmış olduğu Külliyesinden tanıyoruz. Kendisi Fatih Sultan Mehmet Dönemi Sadrazamlarından. Lakabı da aslında nereden geldiğini gösteriyor. Kendisi Romalı. İstanbul'un fethi sonrası gönlü kazanılan nice Romalı gibi onun ailesi de Osmanlılığı şerefle kabul etmişler ve bu topraklara hizmet vermeye çalışmışlar. İşte onlardan biri olan paşamız bu sadakatinin mükafatını alarak daha Fatih döneminde Sadrazamlığa kadar gelmiş. O da bir vefa örneği olarak hem Üsküdar kıyılarına, hemde Tire'ye bu güzel Külliyeleri inşa ettirmiş.
O'nun Üsküdar'a yaptırdığı camisini bir takım tarihçiler, hala mensubu olduğu Bizans'ın etkisinden kurtulamamış ve bu camiyi Bizans Mimarisinde olduğu gibi tuğla mimari ile yapmış diye tenkit
etmeye kalkarlar. Halbuki Tire'deki camisini görmüş olsalardı, O'nun da tuğla olduğunu göreceklerdi. Hatta, Tire'deki neredeyse hemen tüm camilerin tuğla olduğunu
görecek ve bu tarzın Selçuklulardan beri bizimde kullandığımız bir tarz olduğunu
daha iyi anlayacaklardı.
Külliyenin
önüne geldiğimizde bahçe kapılarının kilitli olduğunu görüyoruz. Buralara kadar
gelmişken bahçesine girememek, bu tarihi yapıyı yakından görmemek olmaz diyerek
duvarına tırmanıp, tellerin üzerinden atlayarak camiye giriyorum. Tek minareli, kesme taş duvarları ve üzerindeki kurşun kubbesi ile Rum Mehmet Paşa'nın Tire'deki camisinin tuğla işlemeleri de bizi kendisine hayran bırakıyor. Özellikle son cemaat yerinin dışa bakan silmelerindeki santranç kûfi yazılara uzun uzun bakıyorum.
Külliyesinde başka neler var diye arka bahçesine dolandığımda kümbet, türbe arası bir yapı ile karşılaştım. Etrafı açık ve yine taş tuğla dizilerinden oluşan bu türbe yapısı içinde Rum Mehmet Paşa'nın Lalası Arap Dede'nin yattığını öğreniyorum. Osmanlılarda yönetim için taşraya gönderilen gençlere o acemilik yıllarında başlarındaki hocaları yardımcı olurlardı. Merkezden tayin edilen, gün görmüş, alim ve yönetici vasıfları olan bu ehliyetli kişiler, yöneticilik yapacak kişilerin yanından ayrılmaz ve her bir konuda onları yönlendirirlerdi. İşte bu vazifede olan kişilere Lala denmektedir. Demek Rum Mehmet Paşa'da hocasına olan saygısı nedeniyle O'nunda kabrinin kendi yaptırdığı bu külliyede olmasını istemiş ve bu arzusu Arap Dede'nin
vefatı bu şekilde gerçekleştirilmişti. Lala'nın adındaki Araplığa baktığımızda sakın milliyet olarak Arap'ı düşünmeyiniz. Osmanlı'da zencilere Arap denilirdi. Bu amaçla siyah tenli bu kişiye de bu lakap ile hitap edilmiştir. Yalnız bir zencinin Lala konumuyla Tire gibi önemli bir şehre yöneticileri yönlendirmek üzere gönderilmesi açıkcası ecdadın insanlığı nasıl bir engin gönülle kucakladığını bizlere göstermesi
bakımından da manidardır.
Tire'nin Fethi ve Fethin Sembolü: Ulucami
O
gün günlerden Cuma ve Cuma namazının vaktine de bir hayli az kalmış. -Sizi şehrin
en büyük camisine görürelim, Cuma'yı orada kılalım diyorlar. Tamam diyorum ve ilerliyoruz. Arabamızla geldiğimiz bir yerde aşağı iner inmez etrafıma bakıyorum. Büyük beyaza yakın rengi olan, eğik fakat geniş çatılı dev bir bina ile karşılaşıyoruz. Tek katlı ve alışık olduğumuz cami formatının tamamen dışında. -"Bu yapı
bir kiliseye benziyor" diyorum. Yanımdakiler tastik ediyorlar. Buraların fethi sırasında camiye çevrilmiş ve her şehirde olduğu gibi buranın en büyük yapısı olduğu içinde Ulucami adını almış. 
Camiüş-şehir yada Cami-i Kebir adıyla da anılan yapı, şehrin Türkler tarafından fethi sırasında
camiye çevrilmiş ve ilk yıllarında Cuma Namazlarının burada kılınmasından dolayı
Cuma camisi olarak adlandırılmış. Aydınoğulları Beyi Cüneyt Bey tarafından ihya edilen yapının ilk kez Anadolu Selçuklu Sultanı Keyhüsrev tarafından cami olarak açıldığı bilgisini bizlere
Evliya
Çelebi vermektedir. 1677, 1870, 1932 ve 1992 yıllarında tamir gören caminin bugün
üç kapısı ve çatıyı taşıyan 16 ayağı var. İçerisine girildiğinde önceden kilise
olduğu, dikine sahınlı kısımlarından anlaşılabiliyor.
Roma Lahitli Bir
Çeşme Daha:
Cuma namazımızı kıldıktan sonra dışarıya çıkıyor ve Selçuklular
döneminden kalma minaresini de inceleyerek arabamızı park ettiğimiz yan sokağa doğru ilerliyorum. Fakat tam arabaya yaklaşırken buluduğumuz mahalleye bakan bir diğer sokağın sonunda muhteşem bir çeşme daha görüyorum. Heyecanla oraya doğru ilerliyorum. Sabah gittiğimiz Hafza Hatun Çeşmesi'nin bir benzeri olan ve Çatalçeşme olarak anılan yapı yine tuğla mimarinin bir başka şaheseri. En ilginç yanlarından biri de üzerinde iki adet kemerinin bulunması. Üst kemeri sivri uçlu ve yanları bombeli, alt kemeri ise beşik şeklinde. Acı olan, yine bu tarihi yapının da üzerinin
ve yanlarının gecekondularla donatmış olması. Beni bu çeşmeye çeken en ilginç şey ise Hafsa Hatun çeşmesinde gördüğüm aynı özelliğin burada da olması. Yani bu çeşmenin de yalağı çelenkli bir Roma Lahitinden oluşuyor.
Tire Evleri: 
Bir şehre gittiğimde öncelikle o şehre özgü tarihi ev yapılarını da incelerim. Kars'sa Kars evleri, Erzurum'da Erzurum evleri, tabi Tire'de de Tire evleri.
Bu tarihi şehrinde elbette kendi mimari tarzına has evleri olmalıydı. Eski Tire evlerini görmek istediğimi söyleyince beni bu tarz evlerin bulunduğu mahallelere götürdüler. Gerçekten de ilginç yapılardı Tire Evleri. Safranbolu evlerinde tamamen ahşap,
Taşköprü evlerinde çapraz tuğla sıraları ile desteklenmiş ahşap kaplamalı evler dikkat çekerken burada tamamen kâgir yapılarla karşılaşıyorum. Gayet yüksek, iki yada daha çok katlı, cumbalı ve yüksek penreceli yapılar bunlar. Konak diyebileceğimiz bu görkemli Tire evlerinin penreceleri demirden, cumbaları ise ahşaptan yapılmış. Bazılarının giriş merdivenleri tek yönlü iken, bazılarının ki çift yönlü olarak tasarlanmış.
Binbir Çeşit Minare Burada:
Cuma Namazı sonrasında eski Tire evlerini de görmüşken, artık bir de yemek molası verelim diyoruz. Tabi
Tire'nin meşhur sofrasından tadacak ve görüp beğendiklerimizi size aktaracağız.
Tire'nin köftesi çok meşhur olduğu için bu işi en iyi yapan lokantaya gidiyor ve dükkanın önündeki güzel çardağa kuruluyor,köftelerimizi beklemeye başlıyoruz. Oturduğum yerden karşımızda bulunan Tire Çarşısına doğru bakarken çatıların arasından uzanan kısa fakat enteresan bir minareyi gözlüyorum. Kaidesinden kirpi saçaklı bir geçiş ile gövdeye bağlanan minarenin orta kısmı birbirine paralel kırık yivler ile sarılmış. Adını soruyor ve minaresini incelediğimiz caminin adının Hasırpazarı olduğunu öğreniyoruz. Şeyh Hüsameddin Hz. nin 14.yy sonlarında inşa ettirdiği bu zaviyeli caminin altında dükkanları da bulunuyor. 
Tire Parmak Köftesi ve Lor Tatlısı:
Biz minare ile ilgilenirken köftelerimizde geliyor. Parmak şeklinde köfteler bunlar. Yapılışlarını incelediğimde ızgaradaki köftenin piştikten sonra bir yağa batırıldığını ve öylece servis edildiğini görüyorum. Yanımızdakiler, Pınar et mamulleri'nin şu an piyasaya parmak köftelerini Tire Köftesi adı ile sunduğunu anlatıyorlar. Köfteler gerçekten lezzetliydi.
Ama köfte sonrasında gelen tatlılar da bir hayli orjinaldi. Tabağın içerisine koydukları tuzsuz lorun üzerine karadut reçeli dökülmüştü. Hem görüntü hemde tat olarak bu
tatlı da bizden tam not aldı.
Yemek sırasında Tire'nin yanında bulunan diğer
tarihi şehirlere de komşuluğunu konuştuk. Selçuk, Birgi ve Salihli Sard gerçekten
önemli yerler ve Tire'ye çok yakınlar. Salihli ve Sard deyince de tabi akla Lidyalılar ve dünyada ilk kez bastıkları para meselesi geliyor. Ben bunu hatırlayıp ifade edince yanımdakiler,
Lidyalıların ilk parayı başkentleri Sard'da değil, Tire'de bulduklarını iddia ediyorlar. Buna delil olarak da bugün hala Tire içerisinde tarihten gelen Darphane
adı taşıyan bir semt olduğunu vurguluyorlar.
Karahasan Cami ve Hasanzade Zaviyesi:
Yemekten sonraki gezimize Karahasan Bey Camii ile devam ediyoruz. Tire ve İzmir civarı Aydınoğulları'nın merkezi olduğu için her tarafta onlara ait yapıları görmek mümkün. İşte onlardan bir tanesi de Aydınoğlu Beylerinden İbrahim
Bahadır
Bey'in oğlu Karahasan Bey tarafından yaptırılan Karahasan Bey Cami. Mimari olarak
diğerlerinden pek de bir farkı yok. Asıl yapı yıkıldığı için yerine eski temeller üzerine bu cami binası inşa edilmiş. Medresesi bugün ayakta değil. Yıkılan medresenin yerinde meydana gelen boşluk gecekondu tarzı evlerle doldurulmuş. Yani Caminin avlusu ciddi bir şekilde işgal edilmiş durumda. Fakat diğer külliyelerden iki yönüyle ayrılıyor.Bunlardan biri mısır koçanı şeklindeki minare süslemesi, diğeri
de bahçesinde bulunan ve içinde Osmanlı Dönemine ait nice alimin yattığı Zaviyesi.
Hasanzade Zaviyesi de denen yapı Karahasan Bey'in
oğlu tarafından yaptırılmış. İçerisindeki mezar taşları bir hayli ilginç. Ulema kavuklu kabir ile üzerinde cami kabartmalı olanı kesinlikle incelenmeye değer.
Tire'deki İlk Osmanlı Yapısı; Yahşi Bey Külliyesi:
Aydınoğulları yanında Tire'de Osmanlılar dönemine ait de yapılar görülebiliyor. Osmanlı aslında kendisinden
önce diğer Müslüman medeniyetlerin süslediği yerlere çok fazla müdahale ederek bu coğrafyaları bozmak istememiş. Mimar Sinan'ın Bursa'ya, kuruluş devri Osmanlı mimarisini bozmamak için hiçbir yapı inşa etmediğini hatırlıyorum. Burada da durum çok farklı değil. Seyrek te olsa bir Osmanlı dönemi yapısıyla karşılaşıyoruz. Yapının banisi Aydınoğulları Beyliğine son veren 2.Murat'ın kumandanlarından Halil Yahşi Bey. 1442 tarihli vakfiyesine bakacak olursak yapının ilk başta bir Mevlevi zaviyesi olarak yapıldığını öğreniyoruz. Hatta Tahtakale Çarşısı da bu zaviyeye vakfedilmiş. Yapıyı bir ilk yapan özelliği, Anadolu'daki ilk yarım kubbeli zaviyeli
cami olması. Doğu ve batısındaki semahaneler hala duruyor. Bu Osmanlı yapısının minaresi de çini süslemeleri ile Tire'de tek olma özelliğini koruyor. İmareti ise ayakta değil.
Rasathaneli Bir Külliye: Yoğurtluoğlu
Tire'deki tarih turumda en çok etkilendiğim yapılardan birisi de Yoğurtluzade Külliyesi oldu. 15.yy da Yoğurtluoğlu tarafından yaptırılan Külliyenin merkezinde bir cami ve caminin etrafında da medrese odaları bulunuyor. Caminin yanında bugün hala muvakkithanesini görebiliyoruz. Hamamı yıkılan Külliye'nin bizleri en çok şaşırtan yapısı Ana giriş kapısı üzerine inşa edilmiş olan Rasathanesi. O yıllarda ilim
ve dinin bu kadar yan yana olması ve Allah'a açılan bir cami kapısından girerken bir Rasathanenin altından geçerek giriliyor olması onları neyin bu kadar büyük yaptığını anlatması bakımından bize oldukça enteresan geliyor.
Bu külliye kısa bir süre öncesine kadar harap bir halde iken başlayan restorasyon
çalışmaları neticesinde bugün pırıl pırıl bir hale gelmiş. Rasathanesine kadar iyileştirme çalışmaları tamamlanmış. Fakat tamir edilen ve yenilenen yapılar topluluğu bugün atıl bir şekilde duruyor. Eğer böyle boş durmaya devam ederlerse yine eski haline gelmesi içten bile değil.
Tire'deki hemen her bir yapının bir yönü dikkatimizi çekmeye devam ediyor. Bu yapıda da, daha avlusuna girer girmez gözüme
çarpan şey caminin son cemaat yerinin cami kapısına açılan kısımlarındaki iki sütunun başlığı. Bir tanesi artık Tire'de görmeye alıştığımız Romanın akantus yapraklı sütunbaşlığı ama diğeri daha seyrek görülen Mısır Medeniyeti'nden takliden yapılmış olan Lotus yapraklı bir başlık. Buralarda Mısır'a ait bir mimari tarzı bir cami hariminde görmek bir hayli şaşırtıcı olabiliyor.
Yalınayak
Hasan Çavuş: 
Biz Lotus nedir? Nasıldır? 'ı konuşurken lafın arasında Ferhat Paşa diye bir isim geçiyor. Merak edip soruyorum. Burada Ferhat paşa'nın oğlunun yaptırdığı bir cami ve Külliye var diyorlar. Aman diyorum, ille gidelim. Ben de ki bu Ferhat Paşa
düşkünlüğünü görünce soruyorlar. Bende onlara Eyüp'te türbesi olan Ferhat Paşa'dan
ve O'nun iran seferlerinden bahsediyorum. Bu kez onlarda heyecanlanıyorlar ve beni bu Külliye'ye götürüyorlar. Merkezindeki camiye halk arasında Yalınayak Cami diyorlar. Bunu demelerine sebep te dillerde dolaşan bir menkıbe.
Ferhat Paşa'nın oğlu Hasan Çavuş'un bir gün kendisini yakalamaya gelenlerden korunmak için girmiş olduğu hamamdan yalınayak çıkarak uzaklaşması üzerine bu ismin verildiği ifade ediliyor. Fakat külliyenin banisi ile ilgili anlatılanlardan bana en orijinal geleni, kendisinin 2.Selim'in gözüne girme olayı.
Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar'da çadırında vefat ettiğinde bu haber Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa tarafından ordudan gizlenmiş ve Ferhat Paşa'nın oğlu Hasan Çavuş, babasının vefat haberini bildirmek üzere Manisa'da bulunan şehzade Selim'e gönderilmiş. Haberi alan ve derhal yönetime geçmek üzere İstanbul'a davet edilen Şehzade Selim, bu haberi getiren Hasan Çavuş'un mektubu okuyup okumadığını sınamak istiyor. Ne kadar yokladıysa da bir şeyler yakalayamıyor. Hatta biraz daha sıkıştırınca, Hasan Çavuş Şehzadeye," -Efendim, bu mektub bana size getirmem için verildi. İçinde yazılı olanlar beni ilgilendirmiyor."
diyor.
Bundan sonra İkinci Selim kendisini hediyelere boğuyor. Hasan Çelebi'de bu aldığı ihsanlar ile bu cami ve külliyesini yaptırıyor. Yaptırmış olduğu küllyede, Cami, hamam ve bunların arasında on tane odanın bulunduğu bir medresesi mevcutmuş. Bir muvakkithanesi bir de zaviyesi var ve hala ayakta duruyor. Önce külliyenin diğer binalarından başlıyoruz gezmeye. Caminin hemen altında, hamamının karşısında bulunan iki katlı zaviyesinin alt katı günümüzde bakkal dükkanı olarak kullanılıyor. Üst katında
ise öğrenciler kalıyor. Sıbyan Mektebi de ayakta fakat maalesef özel mülk haline
gelmiş. Burayı gezerken adeta kahroluyorum. Çünkü bir mimari şaheser olan yapı bugün afedersiniz tuvalet haline gelmiş. İçinde gezerken nereye basacağımıza dikkat
ede ede dolaşıyoruz. Böyle bir vakıf eserinin özel mülk olması bir facia olduğu gibi, bugün bu vaziyette bu derece olumsuz bir halde bulunması da bizim tarihimize olan düşkünlüğümüzü göstermesi bakımından manidar. 
Evliya Çelebi'nin Yıkandığı Hamam:
Sıra Hamamına geliyor. Cami ile aynı isimde anılıyor ve Yalınayak Hamamı deniyor bu yapıya. İki kubbeli olup, aynı anda hem hanımlara, hemde erkeklere hizmet veriyormuş zamanında. Olmayan kapısından içeriye giriyor ve mekanın iç detaylarını görmeye çalışıyoruz. Gördüğümüz manzara bizi bir kez daha dehşete düşürüyor. Hayatımda gördüğüm en güzel hamam binalarından biri ile karşı karşıyayım. Fakat bakımsızlık ve içinin çöplük haline gelmiş hali
bizi son derece üzüyor. İçeride kırılmış ve yerlerde sürünen bir mermer su yalağı
ile karşılaşıyoruz. İstiridye kabuğu şeklinde oyulmuş bu paha biçilmez yalağın bu durumu son derece hazin. İçerideki taş oymalar, hele duvar nişleri ve rumi motifli çatı geçmeleri bu çöplük içinde fazlasıyla sırıtıyor. Hamamın sıcaklık kısmındaki havuzları ve basamakları mahzun mahzun bakıyor gibiler. Halbuki bir
zamanlar kimbilir nasıldılar. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde bu Yalınayak
Hamamından bahsettiği; büyüklüğü ve güzelliğini övdüğünü hatırlıyoruz. Bunları
anlattığına göre bir peştamal sarınıp muhakkak içeriye girmiş ve tabiî ki hamama giren herkes gibi terlemiş ve de keselenmiştir diye düşünüyoruz. Bu hazin manzaraya daha fazla dayanamayarak dışarıya çıkıyor ve camiye doğru ilerliyoruz.
Yalınayak
Cami ve Detayları: 
Cami şirin bir klasik Osmanlı mimari yapısı. Ferhat Paşa'nın 15.yy sonlarında yaşadığını düşünürsek oğlu Hasan Çavuş'un da 16.yy'ın ilk yarısında bu yapıyı yaptırdığını anlayabiliriz. Tek ve kurşun kubbeli caminin içine girdiğimizde bizi, Mimar Sinan
kokan bir minber karşılıyor. Aslında caminin mimarı bilinmemekle birlikte yapılış
yıllarına bakarak Mimar Sinan eseri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. O yıllar
da Mimar Sinan'ın kontrolünde olmayan bir tek Osmanlı yapısı olmadığını düşünerek, en azından O'nun bilgisi dahilde inşa edildiğini söyleyebiliriz. Tire'deki camilerde genelde minberlerin sadece cemaate bakan yönleri işlemeli iken burada her iki yanıda işlemeli olarak hazırlanmış. Cami 1960 da tamir görmüş. O dönemin ustası ile konuşan imam efendinin anlattığına göre, o dönemde tamir öncesi kubbe delik imiş, içeriden gökyüzü görülüyormuş. Direkler hep eğikmiş. Altlarını kurşun ile besleyerek sağlamlaştırmışlar. Bu nakışlar da orjinalinin üzerine yapılarak işlenmiş. Uzun yıllar kapalı kalmış, ikinci dünya savaşında burada askerler ikamet etmiş.
Caminin denge terazileri o askerlerin kaldığı dönemde çıkarılmaya çalışılmış. Bir tanesi sağlıklı çalışıyor. Diğerinin arkasında sıva kaçtığı için iyi dönmüyor. Hatta denge terazilerinden biri zamanında kırılmış ama atılıp zayi edilmemiş kurşunla yeniden tutturulmuş.
Ferhat Paşa ve Siyavuş Paşa'lar Yan Yana: 
Cami içinde bizi bir sürpriz daha bekliyor. Hocamız cami hakkında bizi bilgilendirirken, camiye tarih içinde yapılan hediyelerden bahsetti. Ben heyecansız bir şekilde dinliyordum. Çünkü biliyorum ki bu tarz kıymetli şeyler hemen müzelerin depolarına
kaldırılır ve bir daha ne görebilir ne de hakkında bir şey duyabilirsiniz. Halbuki
hediyeleri veren kişilerin isimleri ile hediyelerin hala camide olduğunu öğrenince heyecanla yerimden sıçradım. Zamanında Siyavuş Paşa ve Caminin banisi Hasan Çavuş'un babası Ferhat Paşa, camiye hediye olarak iki gümüş ayaklı şamdan hediye etmişler. Ferhat Paşa'yı İstanbul sokaklarından iyi tanıdığımız gibi Siyavuş Paşa'yı da tanımaktayız. O'da Eyüp'te, Sokullu Mehmet Paşa'nın türbesinin karşısında yatıyor. Ferhat Paşa'da çaprazında. Kader birliğine bakın ki, bugün Eyüp'te aynı sokağın
biri başında, diğeri sonunda yatan bu iki devlet adamı, zamanında aynı camiye şamdan hediye etmişler. Hocamızdan, şamdanları göstermesini istiyorum.
Cami mihrabının iki yanındaki şamdanları gösteriyor ve O'nlara gözümüz gibi bakıyoruz. diyor. Hediye sahiplerinin isimlerinin şamdanlar üzerinde yazdığını söyleyince soluğu şamdanların yanlarında alıyor ve gösterilen yazıyı okumaya çalışıyorum. Her iki şamdandaki yazı da tuğra formu ile yazılmış. İçerik olarak da hediye sahiplerinin isim ve ünvanlarından bahsediyor. Şamdanların üzerlerindeki mumlar da 1950 lerde buraya getirilmiş.
Yazıları da harika olan cami, ünlü hattatların eserlerine
ev sahipliği yapıyor. Mihrap üzerindeki "Hz.Zekeriya mihraba döndüğünde…" yazısı Yesarizade'ye ait. Caminin giriş kapısı üzerindeki "İnnessalete kenet" de Yesarizade'nin.
Caminin iç avlusu ortasında bulunan Mermer Şadırvan da
orijinal bir yapı. Şadırvanın havuzcuğunun dışa bakan yüzlerindeki bitki motifli süslemelerde harika birer sanat olarak her abdest alana göz kırpmaya devam ediyorlar.
Oradakiler, cami bahçesinde duran dev Servi ağacında yaşayan ve geceleri mahalleyi zikirleri ile süsleyen dev puhu kuşundan bahsediyorlar. Müezzin de geçen ay yavrularının olduğunu ve onları cami avlusunda nasıl gezdirdiğini anlatıyor. /P>
Süleyman
Bey ve İbni Melek Hazireleri: 
Tire'deki sonu gelmeyecek gibi duran tarihi yapılar içinde bir de manevi yönleri ile şehrin kalbinde taht kuranların yanlarına gidelim diyoruz. Şehrin ortalarında bugün park haline getirilen bir ortam içinde iki önemli hazire duruyor. Bunlardan bir tanesi Aydın Beylerinden Mehmet Bey'İn oğlu, ve sonrasında o da beylik yapan, aynı zamanda Menteşeoğulları Beyi Orhan Bey'in de damadı olan Emir-i Kebir Süleyman Şah haziresidir. Kendisi hayırseverliği ile ün yapmış bir kişidir ve Tire'nin manevi simalarından İbni Melek Hz.nin de bulunduğu İbni Melek Medresesi'ne de ciddi yardımları dokunmuştur. Vefatı sonrasında İbni
Melek Hz.nin de uygun görmesi ile kabri bu medresenin bahçesi olan bugün ki yerine konmuş. Bizlerde işte şimdi tam buraya geliyor ve Süleyman Bey ve yanında yatanları ziyaret ediyoruz. Türbenin mimari tarzı da dikkatimizi çekiyor. Zire Tire'deki kesme mermer bloklardan inşa edilen tek yapı bu türbe. Küp şeklindeki bina gövdesi altıgen
bir kasnak ile çatıya bağlanıyor ve kiremit bir çatı ile örtülüyor. Fakat bizi asıl etkileyen mermer sanatının zirvesi diyebileceğimiz bir desenler örgüsü ile bezenmiş olan kapısı. Kapıyı üç yandan saran ve kilit kilit iç içe geçen mermer bloklar ve bunların üzerlerindeki desen ve panolar birer şaheser niteliğinde. Ve tüm bir kapıyı ayrı bir urgan örgüsü bordürle saran ikinci bir kuşak hazırlanmış. Bu urganın da Tire'nin meşhur urganından dolayı konduğu söyleniyor. Bu sanat harikası kapı üzerindeki sülüs kitabenin birinci satırında Âli İmran Suresinin bir ayeti ve diğer kısımlarında ise Emir Süleyman'a ait bilgiler yazılı. 
Süleyman Bey'in kabri ve türbesinin ziyareti sonrasında hemen az ilerilerinde bulunan bir diğer hazireye doğru ilerliyoruz. Burada ise Tire'nin manevi dinamiklerinden İbn-i Melek Hz. yatıyor. Kendisi; İslam Dünyası'nın bir dönem en büyük yorumcularından sayılmış olan İzzettin Abdüllatif Ferişte'dir. Ama halk O'nu İbni Melek olarak benimsemiş. Kelam, hadis, fıkıh ve tasavvuf adına yazdığı kitaplar yüzyıllarca Osmanlı Medrese'lerinde okutulagelmiş. 1330 lar da Birgi Kadılığı yaptığı da tespit edilen bu büyük zatın medresesi tüm buraları kaplıyormuş. Ayrıca vakfiyeleri de
bir hayli geniş imiş. Tire Ovası'nın büyük bir bölümünün zamanında buraya bağlı olduğu söyleniyor. Osmanlı Tarihi içinde de bu medrese hep müstesna bir yere sahip
olmuş ve Ferişte Medresesi yada Tire Medresesi olarak mualla mevkiini korumaya
devam etmiş. Bizlerde bu önemli zatın huzuruna saygı ile girip lûtuf ile çıkma
adına kabrine yaklaşıyor ve ellerimizi açarak Yaradan'a dua dua yalvarıyor ve bu zatlar için hem Rahmet hemde şefaat diliyoruz.
Necip Paşa ve Kütüphanesi:
Artık neredeyse akşam olmak üzere. Son bir yere daha gidip bu zengin
programı nihayete erdirelim diyoruz. Burası Tire'nin ve tabiî ki Türkiye'mizin en önemli tarih hazinelerinden birisi olan Necip Paşa Kütüphanesi.
Necip Paşa, 2.Mahmud dönemi devlet adamlarından biri. İlme ve irfana çok düşkün bir insan. Kendisi 7 sene Bağdat, 5 ayda Şam valiliği yapmış. Tire'ye neden geldiği
ve buraya böyle bir kütüphane yaptırdığı tartışma konusu fakat kendisine büyük
saygı duyduğu Şanizade Ataullah Efendi'nin altı aylık bir Tire Sürgünü yaşadığını
biliyoruz. Bu zat kırk küsür esere imza atmış alim bir zattır. Sanıyorum bu dönemde
hocasını yalnız bırakmamak için o da buraya gelmiş . Ve gelişi ile birlikte bu güzel kütüphane binasını da yaptırarak içindeki kitapları vakfetmiş. 
Gelelim kütüphane içindeki kitaplara, buradaki kitaplar kendi özel kütüphanesi ile burası için satın aldığı diğer kitaplardan oluşuyor. Bu kitaplar arasında saray kütüphanesinden de kitaplar var. Bakanlığa tıpkı basım için kütüphane görevlilerinin gönderdiği paha biçilmez eserler arasında İbni Sina'nın Şifa adlı kitabı da bulunuyor. Bu kitabın orijinal nüshası Fatih döneminde hazırlanmış. 1460 lı yıllar da bizzat
Fatih tarafından hazırlatılmış bir nüsha imiş ellerindeki. Hem hat, hem tezhip hemde cilt açısından çok değerli bir nüsha olduğu ifade ediliyor.
Burada Osmanlı dönemine ait yaklaşık 2400 eser bulunuyor. Bunlardan 1150 kadarı tamamen yazma eserlerden oluşuyor. Diğerleri ise tarihi baskı eserler. Şuan kütüphanedeki en eski eser, hicri 565 tarihli İbni Sina'nın işarat adlı kitabı imiş. Hicri olarak
1160 lara tekabül ediyor bu tarih. Burada İbni Melek Hz. nin de bizzat kendi hattı ile 15.yy a ait bir kitabı bulunuyormuş. BR>Kütüphanenin kuruluşu Vakayı Hayriye ye denk gelmesi sebebiyle belki de bu yeni dönem ile birlikte insanlara yenilikleri bilimi götürme adına böyle bir seferberlik başlatılmış olabilir.
Biz bunları konuşurken kütüphane ile ilgili hazırlanmış çalışmaları getiriyor görevli kardeşimiz. Faik Topluoğlu'nun kaleme aldığı bu eserin sonunda Necip Paşa'nın kabrinin resimleri gösteriliyor. Şöyle bir bakıyor ve - "Burayı tanıyorum galiba" diyorum. Sanki Mihrişah Sultan Sebilinin oralar gibi. Derken altındaki yazıyı okuyoruz. Aynen şöyle yazıyor.
"Necip Paşa'nın kabri Mihrişah Sultan Haziresinde, Hüsrev Paşa kütüphanesi ile Mihrişah Sultan Sebili arasındadır. Tire kitabının
yazarı sekiz saatlik bir arama sonrasında 1957 yılında burada kabrini bulmuştur.
"
Biraz düşününce geçen seneki mezar taşları ile ilgili çalışmam sırasında hiç farkında olmadan Necip Paşa'nın da mezar taşının resmini çektiğimi hatırlıyorum.
Burada Necip Paşa yanında karısı Şefika Zeliha hanım, oğlu Ahmet Şükrü bey ve kızı Fatıma Nafia hanım, da medfun bulunuyorlarmış. Necip Paşa'nın bir diğer oğlu da Osmanlı Devleti'nde bir dönem Sadrazamlık yapmış olan ve bugün Cağaloğlu yokuşunda medfun bulunan Mahmud Nedim Paşa' imiş.
Cağaloğlu turundan kabrini anlata geldiğimiz Mahmud Nedim Paşa'nın babasına dair bir eserle Tire'de karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.
Kütüphane görevlilerine teşekkür ederek buradan da ayrılıyoruz. Hava artık iyice kararmış durumda. Bu halde ne fotoğraf çekebiliriz ne de sağlıklı gezi yapabiliriz. Daha gidemediğimiz nice tarihi yapı bulunuyor
bu hazine şehirde. Yanımızda bulunan ve bizlere refakat edenlere teşekkür ediyor
ve ayrılıyoruz.