
15 Mar 2026
Merhaba kıymetli dostlar,
On yedinci yüzyılın başlarında genç bir Sultan yaşıyordu: I. Ahmed Han. Kalbi peygamber aşkıyla yanan, o mukaddes izlere yüz sürmek için can atan pırıl pırıl bir Osmanlı Sultanı.
Bir gün Sultan Ahmed, Mısır’da Kayıtbay Türbesi’nde bulunan Peygamber Efendimiz’in (sav) mübarek ayak izini (Kadem-i Saadet) İstanbul’a getirtir. Maksadı bellidir; bu emaneti kendi yaptırdığı o muazzam Sultanahmet Camii’ne yerleştirmek, onu her gün görebilmek, kokusunu içine çekebilmek... Emanet gelir, yerine konur. Padişah mesuttur, memnundur.
Lakin o gece Sultan Ahmed o gece bir rüya görür. Rüyasında bütün peygamberlerin ve velilerin toplandığı bir "Yüce Meclis" kurulmuştur. Peygamber Efendimiz (sav) orada hakimlik yapmaktadır. Mısır’daki türbenin sahibi Kayıtbay, Sultan Ahmed’den şikayetçidir: "Ya Resulullah! Bu Sultan, benim yanımdaki o mübarek emaneti zorla alıp götürdü, beni mahzun bıraktı!" der.
Sultan Ahmed kan ter içinde uyanır. O an anlar ki; sevgi bazen sahip olmak değil, yerinde bırakmaktır. Hiç vakit kaybetmez, hemen o emaneti hazırlatır, büyük bir edeple tekrar Mısır’a, eski yerine gönderir.
Peki, Padişah bu aşktan vaz mı geçti? Asla! Giden emanetin yerine, o ayak izinin birebir kopyasını çıkarttırır. Ama ne yaptırır biliyor musunuz? İşte burası insanın tüylerini diken diken eden cinsten bir detaydır: Sultan Ahmed, o ayak izinin bir maketini kendi kavuğunun üzerine, bir sorguç gibi yerleştirir.
Altına da kendi yazdığı şu meşhur beyitini yazdırır:
“N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i nakşını ol Hazret-i Şâh-ı Rusûl'ün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün”
Yani diyor ki;
“Ne olur o Peygamberler Şahı'nın temiz ayak izini
Tacım gibi her zaman başımda taşısam ne olur
Peygamberlik bahçesinin gülüdür o ayağın sahibi
Öyleyse ey Ahmet, durma sen de yüzünü sür ayağına o gülün.”
Velasıl kelam dostlar; ecdadımız sadece taş dikmemiş, sadece fetih yapmamış; her adımda bir edep, her nefeste bir teslimiyet abidesi bırakmış. Bugün bizler o Has Daire’nin kapısından geçerken aslında sadece eski eşyalara bakmıyoruz; bir medeniyetin sevgiyle nasıl inşa edildiğini görüyoruz.
Onlar için tarih, sadece bir güç gösterisi değil; bir gönül davası, bir aşk hikayesiydi. Rabbim bu şuurdan, bu paha biçilmez mirastan bizleri ayırmasın.
Her Pazar paylaştığım Tarih Postası’nda haftaya başka bir hikayede buluşmak üzere…
Sağlıcakla kalın.
Talha Uğurluel
