Allah'ın Kılıcı Diyarbakır'ı nasıl fethetti? - Tarih Postası

24 May 2026

Allah'ın Kılıcı Diyarbakır'ı nasıl fethetti?

Allah'ın Kılıcı Diyarbakır'ı nasıl fethetti?

Merhaba kıymetli tarihseverler,

Bugün yedinci yüzyılda muhkem bir şehrin önüne götüreceğim:

Diyarbakır.

Bakın ne muazzam bir mevkidir bu şehir.

Bir yanında Dicle, hendek vazifesi görüyor. Hadi Dicle'yi bir şekilde geçtiniz diyelim; karşınızda göz alabildiğine bir uçurum. O uçuruma tırmandınız da farz edelim; tepede o aşılmaz, dimdik surlar. Tarih boyunca herkesin almak istediği, ama kimsenin alamadığı şehir...

Hz. Ömer'in halifelik dönemi. İslam orduları gele gele Diyarbakır'ın önlerine kadar gelmişler. Bugün Dicle Üniversitesi'nin olduğu yere karargahlarını kurmuşlar. Komutan da kim, biliyor musunuz?

Allah'ın Kılıcı, Halid bin Velid (ra) Hazretleri.

Lakin kuşatma bayağı uzamış. Halid bin Velid (ra) sur diplerinde kara kara düşünüyor: "Biz bu şehri nasıl alacağız ya Rabbi?"

İşte hikaye tam burada başlıyor.

Bir gün Halid bin Velid (ra) Hazretleri surların önünde dolaşırken, bir köpek görüyor. Sıradan bir köpek. Karargaha gelip İslam ordusunun arasında karnını doyuruyor, sonra surların dibine gidip kayboluyor. Bir gün, iki gün, üç gün...

Sürekli aynı manzara.

Sıradan birinin gözüne ilişmez bile bu. Ama Allah'ın Kılıcı'nın o keskin gözünden kaçar mı? Asla! Bir gün, "Şu hayvan nereye gidiyor, ben bunun peşine düşeceğim," diyor. Bazı kaynaklara göre yanına oğlu Hz. Süleyman'ı da alıyor. Sakın peygamber Hz. Süleyman ile karıştırmayın; sahabeden, Halid bin Velid Hazretleri'nin öz oğlundan bahsediyoruz.

Takip ediyorlar... Köpek gidiyor, gidiyor, gidiyor... Uçurumun bir kenarında, kimsenin fark edemeyeceği gizli bir geçide giriyor. Ve o geçit doğrudan şehrin içine açılıyor.

Velasıl kelam, koca İslam ordusunun aylardır aşamadığı o muazzam surların çatlağını, bir köpek gösteriveriyor. İşte Allah'ın işine akıl ermez derler ya, tam öle bir durum.

Ama tünel daracık. Koca bir ordunun buradan geçmesi imkansız. Halid bin Velid (ra) bir plan yapıyor. Ve dönüp evladına bakıyor. "Süleyman, evladım," diyor. "Yanına 26 adam seç. Bu tünelden sürünerek gir. Kapıları aç. Biz de orduyla şehre dalalım."

Bir baba düşünelim. En tehlikeli, en ölümcül vazifeyi başkasının evladına vermiyor. Kendi kanını, kendi ciğerinin parçasını gönderiyor. İşte bu adamı Allah'ın Kılıcı yapan da bu.

Gecenin bir yarısı, Hz. Süleyman ve 26 yiğit, o dar tünelden sürüne sürüne içeri dalıyorlar. Müthiş bir çatışma başlıyor. Kapıları açıyorlar açmasına...

Ama o çatışmada 27 sahabenin tamamı şehit düşüyor. Tamamı...

Sabahın ilk ışıklarında şehir fethediliyor. Halid bin Velid (ra) içeri girdiğinde, ilk işi kendi oğlunun ve yanındaki 26 yiğidin cansız bedenlerini, iç kalenin tam bağrında yan yana defnetmek oluyor.

Onların defnedildiği yere önce küçük bir mescit yapılıyor. Zamanla büyüyor, bir cami oluyor. Adına ne diyorlar? Hz. Süleyman Camii.

İşte burası, sıradan bir cami değil dostlar.

İçeri girdiğinizde sembolik bir sanduka görürsünüz, ama kabirler orada değil. Asıl 27 sahabenin kabri, ayağınızı bastığınız o caminin tam tabanının altında, yan yana. Yani siz orada namaz kılarken, doğrudan 27 sahabe efendimizin başucunda saf tutuyorsunuz.

Dünyada böyle örnekleri vardır. Kudüs yakınlarındaki Halil-ur-Rahman'da Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf'un kabirleri de tam aynı şekilde caminin altında yatar. İşte Hz. Süleyman Camii de o silsileden, paha biçilmez bir mekan.

Bu yüzden Osmanlı'nın o pırıl pırıl beyleri, ölmeden önce "Beni Hz. Süleyman'a yakın bir yere defnedin" diye vasiyet ederlerdi. Bugün hâlâ caminin etrafında o fesli mezarları görebilirsiniz.

Velhasıl kelam dostlar... Tarih bazen kılıçla değil, sıradan bir köpeğin peşine düşmeyi akıl eden bir komutanın ferasetiyle yazılır. Koca bir şehir, bir babanın evladını uğurladığı dar bir tünelden teslim olur.

Diyarbakır'a yolunuz düşerse, Hz. Süleyman Camii'nin o mübarek tabanı üzerinde iki rekat kılmadan sakın dönmeyin. Allah'ın Kılıcı'nın evladını ve diğer 26 yiğit sahabeyi orada ziyaret edin.

Rabbim o şehitlerin ruhunu şâd etsin.

Haftaya bir başka hikâyede görüşmek üzere…

Sağlıcakla kalın.

Talha Uğurluel