
Merhaba kıymetli dostlar,
Sizi bugün İstanbul'un göbeğine, Haliç'in kıyısına götürmek istiyorum. Yıl 1700'lerin başı. Lale Devri. Azapkapı...
Arkanızda yüzlerce balıkçının kerpiç evi, önünüzde küçücük bir mahalle çeşmesi. O çeşmenin başında altı yaşında bir kız çocuğu var. Annesi eline testiyi tutuşturmuş: "Kızım, git şu çeşmeden bir testi su doldur da gel."
Kız suyu doldururken testi elinden kayıveriyor. Şangır şangır... Kırık toprak parçaları ayaklarının dibinde. Ve çocuk oracıkta boynunu büküp ağlamaya başlıyor.
İşte tam o sırada, Perşembe pazarı yolundan bir fayton geçiyor.
İçinde kim var, biliyor musunuz? Emetullah Gülnûş Rabia Sultan. IV. Mehmed'in eşi, Hatice Turhan Sultan'ın gelini. Yani sarayın en itibarlı hanımlarından biri. Ama o anda sadece bir anne.
Ağlayan çocuğu görünce yüreği dayanmıyor. "Durdurun," diyor ve iniyor faytondan.
Bakıyor, çocuğun ayakucunda kırılmış bir testi. Şefkatle eğiliyor: "Bir testi için ağlanmaz evladım. Sana yenisini alırız, üzülme."
Ve o küçük kız, gözyaşları içinde öyle bir cevap veriyor ki, koca Sultan olduğu yerde donup kalıyor:
"Hanımcığım, ben testi için ağlamıyorum. Bir testi suyunu eve götüremeyecek kadar beceriksiz oldum diye ağlıyorum."
Düşünebiliyor musunuz? Beş-altı yaşında bir çocuk... Bu, o yaştaki birinin ağzından çıkacak söz değil. O tek cümlenin içinden zekâ fışkırıyor resmen.
Gülnûş Sultan işte o an anlıyor: Bu sıradan bir çocuk değil.
"Evladım, evin nerede?" "Şurası."
Gidiyorlar. Anne babayla konuşuluyor, kız saraya isteniyor. Adı Saliha.
Bakın, burası çok mühim. Bize dizilerde ne anlatıyorlar? Sözde akıncılar Avrupa steplerinde güzel kızları toplar, saraya manken taşır gibi taşırlarmış. Kocaman bir yalan. O saraya kız çocukları, her şeyden önce zekâlarına bakılarak alınırdı. Hem de illa uzak diyarlardan değil; işte İstanbul'un tam göbeğinden, bir su başından hareme giren bir çocuk.
Saliha sarayda öyle bir yetişiyor ki, parmakla gösterilen bir hanım oluyor. Gülnûş Sultan onu büyük oğlu Şehzade Mustafa ile, yani müstakbel II. Mustafa ile evlendiriyor. 1696'da bir oğlu dünyaya geliyor: Şehzade Mahmud. Yıllar sonra I. Mahmud olarak tahta çıkacak olan Mahmud.
Ama hayat, Saliha'yı bir kere daha sınıyor.
1703'te eşi II. Mustafa tahttan indiriliyor. Saliha, oğlundan ve saraydan koparılıp Eski Saray'a gönderiliyor. Ve orada... tam yirmi yedi yıl bekliyor. Yirmi yedi yıl! Koca bir ömür.
Açık konuşalım; çoğu insan böyle bir gurbette unutulur, silinir giderdi. Ama Saliha unutulmadı. Sabretti, bekledi. Ve 1730'da oğlu Mahmud tahta çıktığında, o küçük balıkçı mahallesinin kızı, koca bir imparatorluğun Valide Sultanı olarak büyük bir alayla Topkapı'ya döndü. Öyle ki oğlunun saltanatının en güçlü ismi, en sadık müttefiki bizzat annesi oldu.
Peki tahtın gölgesinde rahatına mı baktı? Asla.
Anlatılır ki, bir gün testiyi kırdığı o çeşmenin başına gidiyor. Orada durup yıllar öncesini hatırlıyor ve şu emri veriyor: "Testimi kırdığım bu yere öyle bir çeşme yapılsın ki, asırlar geçsin, suyu hiç bitmesin."
Ve 1732'de, testiyi kırdığı tam o yere Azapkapı Saliha Sultan Sebili yükseliyor. Su mimarimizin şaheserlerinden biri. Üstelik bu tek eseri de değil; Saliha Sultan İstanbul'un dört bir yanına kırktan fazla çeşme bağışlıyor, Taksim'in su yollarını yeniliyor.
Bugün Azapkapı'dan geçerken göreceğiniz o zarif sebil bugün hâlâ dimdik ayakta.
Velhasıl kelam dostlar...
Bize yıllarca "Harem" diye bir masal anlattılar; kafesler, entrikalar, dört duvara sıkışmış kadınlar. Halbuki o yerin gerçek adı bile başkaydı: Duhteran-ı Hümayun, yani bir kızlar dünyası. Sarayın yarısı o meşhur erkek okulu Enderun'sa, öbür yarısı da tam bir kız akademisiydi; ortasında koca bir kütüphaneyle. En zeki, en yetenekli kızlar burada çok sıkı bir eğitimden geçerek yetişirdi.
Azapkapı'da testisini kıran bir balıkçı kızı bu mektebe giriyor, koca bir imparatorluğu idare edecek bir Valide Sultan olarak çıkıyor. İşte bir milletin asıl serveti buydu; ne altınında ne de tunçunda... yetiştirdiği insanın ayarındaydı. Kadınını kafeste değil mektepte tutan, sıradan bir çocuğu bile sultan yapabilen bir nizam.
Azapkapı'ya yolunuz düşerse, o sebile bir de bu gözle bakın.
Tarihin farklı bir sokağında, haftaya yeni bir hikâyede buluşmak üzere.
Sağlıcakla kalın, hoşça kalın.
Talha Uğurluel
