
10 May 2026
Sizi bugün sıcak ve rahat evlerinizden alıp, çölün o insanın yüzünü kesen kavurucu sıcağına, Medine sokaklarına, Mescid-i Nebevi'nin serin gölgesine götüreceğim.
Tarih, 1919...
Medine'de gecenin ikisi üçü...
Peygamber Efendimiz'in mübarek kabrinin hemen başucunda, duvara yaslanmış, başını öne eğmiş iki büklüm bir adam uyukluyor. Adı Fahreddin Paşa. Yanında bir avuç asker, o kadar. Üç yıldır o yeşil kubbenin altından bir karış olsun ayrılmamış. "Ölürüm de burayı bırakmam," demiş.
Ve bırakmadı da.
Birden kollarına biri giriyor. Sonra bir başkası. Onu dışarı sürüklüyorlar.
İşin asıl acı tarafı şu:
O kolların sahibi İngiliz değil. Şerif Hüseyin'in adamı da değil. Paşa'yı sürükleyenler kendi öz askerleri.
Şimdi filmi üç yıl öncesine saralım, 1916 yılına.
İngilizlerin en büyük derdi, Mekke ve Medine'yi Müslüman Türklerin elinden koparmak. Açıkça yapamazlar, çünkü Medine'ye gayrimüslim bir ordu sokarlarsa dünya Müslümanları ayağa kalkar.
Peki ne yaptılar?
Klasik İngiliz oyunu işte! Parayla satın alınmış Müslüman bulup, Müslüman'ı Müslüman'a kestirdiler. Şerif Hüseyin İngiliz desteğiyle önce Mekke’yi aldı.
Sonra sıra Medine'ye geldi.
Allah'tan, o günlerde Medine'de Fahreddin Paşa vardı.
Medine müdafaası evvelinde başka komutanlara da teklif edilmişti. "Medine'den önce korunacak başka yerler var, Medine bir dursun" gibi lakırdılar dönmüyor değildi. Fahreddin Paşa lakırdıya bakmadı, Medine’ye gitti.
Medine’nin etrafını İngiliz orduları ve isyancılar adım adım sardı. Kuşatma tam üç koca yıl sürdü. Bir türlü şehri ele geçiremediler.
Hicaz Demiryolu'nu defalarca patlattılar çünkü Medine'yi besleyen tek can damarı oydu. Şehir aç kaldı ama Paşa, Efendimiz Aleyhisselâm'ın kabrini bir an olsun bırakmadı.
Sonra Mondros imzalandı, I. Dünya Savaşı bitti.
Devletin başkenti İstanbul'dan peş peşe telgraflar geliyor: "Savaş bitti Fahreddin Paşa! Çekil oradan, dön artık!"
Peki o çöl kaplanı ne yapıyor? Silahını bırakıp kuzu kuzu teslim oluyor mu?
Asla!
Mütareke imzalanmış, savaş resmen bitmiş, dünya silahını bırakmış... Bir tek adam, çölün ortasında, yeşil kubbenin altında nöbette.
Bu durum İngilizleri çıldırtıyor. En sonunda diyorlar ki: "O çekilmezse biz mütarekeyi bozarız, yeniden silaha sarılırız."
Bunun üzerine Padişah'ın bizzat kendisi devreye giriyor. Eline kalemi alıyor, bir mektup yazıyor Paşa'ya. Emir değil, ricâ. Bir padişahın bir paşadan ricâsı...
Bir yandan Şerif Hüseyin'in askerleri, bir yandan İngiliz subayları sürekli haber yolluyor: "Çek git buradan, yoksa..."
Ama Fahreddin Paşa’nın cevabı belliydi:
"Ben rüyamda Efendimiz'i gördüm. Benden burayı asla bırakmayacağıma dair söz aldı. Ben burayı terk edemem."
Paşa’nın emir-komuta zinciri başkaydı. Telgraflar, mektuplar, mütareke metinleri... Hepsi bir tarafa; o yeşil kubbenin altından gelen bir tek söz öbür tarafa.
Ona kalsa, "çekil" diyebilecek tek bir el vardı yeryüzünde: O da Âlemlerin Sultanıydı.
Düşmanlar şehre yine adım atamadı. Günlerce, haftalarca, aylarca uzaktan izlemek zorunda kaldılar. Gözleri hep o minarelerin tepesinde, gururla dalgalanan o şanlı ay yıldızlı bayrağımızdaydı.
Askerlerimiz açlıktan çekirge yemek zorunda kaldılar ama yine de o mukaddes toprakları bırakmadılar. Çünkü o mübarek makamı İngiliz çizmelerine çiğnetemezlerdi.
Bunun üzerine İstanbul'dan bir "dönme paşa" gönderdiler.
Adam Medine'ye gelir gelmez askerlerin içine fitne soktu: "Deli misiniz? Ne işiniz var bu uzak çöl topraklarında? Mondros imzalandı, herkes evine, anasına babasına dönüyor. Bu Fahreddin Paşa'nın derdi başka; bu adamın derdi burada kral olmak."
Açık konuşalım, zehrini akıttı.
Askerlerin çoğunu kandırdı. Bir kısmı inanmadı tabii. "Biz Fahreddin Paşa'ya güveniyoruz, biz onunla Efendimiz'in kabrini müdafaa ediyoruz," dediler. Ama Paşa'yı yalnız bırakmaya başladılar.
İşte tam o gecenin saatinde, kendi askerleri Paşa'nın kollarına girince bir kükredi: "Durun!"
Durdular. Ne de olsa o kol, kendi askerinin koluydu...
"Bari bu emrimi dinleyin," dedi. "Ben kılıcımı düşmana teslim etmek istemiyorum. Alın, Efendimiz'in türbesinin önüne, hacet penceresine bırakın."
Bıraktılar. Ve şu cümleyi söyledi:
"Nasıl olsa bir gün bizim torunlarımız buraya gelir ve bizim yarım bıraktığımız bu işi onlar tamamlar."
Şerif Hüseyin'in askerleri Medine'ye girdi, ama bir tek Osmanlı askerinin elinden silahını alamadılar. "Ver silahını" diyecek yürek hiçbirinde yoktu.
Ama sancak göndere asılı, kimse indiremiyor. En sonunda Medineli Müslümanlar sancağı kendi elleriyle indirdiler. Çünkü işgalciler Osmanlı'ya ait en küçük ize bile tahammül edemiyordu. Türkiye'nin de artık Medine ile alakası, irtibatı kalmamıştı. Sancağı Kudüs'e, Halil'e yolladılar.
O mukaddes sancak, Halil'de Hz. İbrahim'in kabrinin ayak ucuna bırakıldı. Bugün hâlâ orada durmaya devam ediyor.

İşgalden sonra Fahreddin Paşa’yı Aden'e götürdüler, oradan İngiliz Malta Adası'na sürdüler. Medine'den çıkarılırken o yiğit adam hüngür hüngür ağlıyordu. Bir yandan yüzünü geri çevirip Efendimiz'in yeşil kubbeli türbesine bakıyordu.
Bir yandan da Medine Müdafaası sırasında, sır kâtibi İdris Sabih (Gezmen) Bey'in kaleme aldığı şu şiiri terennüm ediyordu:
Dünya ve ahiret Efendimiz
Bir Ulü'l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey'atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın
Unuttuk İlhan'ı Kara Oğuz'u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi' kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize
Suçumuz çoksa da sun'umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle...
Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi
Suları tükendi gulabdanların,
Dinmedi gözümüz yaşı merhamet
Külleri soğudu buhurdanların,
Aşkınla bağrını yakmada millet.
Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab'ın hakkıçün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz
Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir canânı veremez Türkler
Ebedi hadimü'l-Harameyniniz
Ölsek de ravzanı ruhumuz bekler
Velhasıl kelâm dostlar...
O hacet penceresinin önüne bırakılan kılıç, sıradan bir kılıç değil; bir vasiyettir. Bir paşanın değil, koca bir milletin vasiyeti. "Bu işi siz tamamlayın," diyor torunlarına.
Rabbim Fahreddin Paşa'nın o gece hacet penceresine bıraktığı kılıcı yerden kaldıracak yürekler versin bizlere ve ecdadın yarım bıraktığı nöbete bizleri lâyık kılsın. Salât ü selâm olsun Ravza'sında ümmetini bekleyen O Yüce Nebî'ye…
Tarihimizin bir başka hikayesinde haftaya görüşmek üzere,
Sağlıcakla kalın.
