
Merhaba kıymetli dostlar,
Bugün sizi 1480 senesi İtalya’sına, tam çizmenin topuğuna götürüyorum.
Bir Osmanlı donanması Haliç'ten demir alıp İtalya'nın güneyine, Otranto'nun önüne dayanıyor. Başında Gedik Ahmet Paşa. Toplar gürlüyor, surlar dövülüyor, kale düşüyor. Ve o gün koca İtalya'nın yüreği ağzına geliyor.
Niye mi? Bir bakın haritaya. Otranto tam çizmenin topuğunda. Oradan yukarı, Roma'ya… bir taş atımı mesafe.
Düşünün o dehşeti. İstanbul'un fethinin üzerinden daha yirmi sekiz yıl geçmiş. Konstantinopolis nasıl düştüyse, "Roma da öyle mi düşecek?" korkusu sarıyor bütün Avrupa'yı. Çan kuleleri tedirgin, sokaklar fısıltı dolu. İş öyle bir hâle varıyor ki, Papa Roma'yı bırakıp kaçmayı bile düşünüyor.
Katolik dünyanın tam merkezindeki adam, eşyasını toplama telaşında.
Çünkü bizim Fatih sıradan bir cihangir değil. İstanbul'u, yani Ortodoksluğun başkentini almış. Şimdi gözünü Katolikliğin başkentine, Roma'ya dikmiş. Otranto tesadüf değil; bir kapı. Avrupa'nın tam göbeğine açılan bir kapı.
Ve o kapı tutuldu. Kaleye asker yerleştirildi, aylarca yetecek erzak yığıldı. Gedik Ahmet Paşa, taze kuvvet toplamak için Rumeli'ye geçti. O kale bir kış boyu nöbet tuttu; içerideki yiğitler, ufukta bir donanma belirsin, Hünkâr'ın sancağı görünsün diye bekleyip durdu. Çünkü herkes aynı şeyi bekliyordu: Hünkâr gelecek, bizzat başa geçecek, o köprübaşından İtalya'nın içlerine yürüyecekti.
Bir tek adam bekleniyordu.
Ve işte hikâyenin kalbi tam burada kırılıyor.
1481 baharı. Fatih, dev ordusunun başında yeni bir sefere çıkıyor. Sarayburnu'ndan Üsküdar'a geçiyor, oradan Gebze'ye, Hünkâr Çayırı denilen o yeşil ovaya varıyor. Derken… orada hastalanıyor. Karnına amansız bir ağrı saplanıyor. Hekimler koşuşturuyor, ilaçlar getiriliyor ama fayda etmiyor.
Ve 3 Mayıs 1481’de o çayırda, otağının içinde, daha kırk dokuz yaşındayken, Fatih Sultan Mehmet Han ruhunu Rabbine teslim ediyor.
Bir nefeste her şey duruyor.
Çünkü o kapıyı sonuna kadar itecek tek el oydu. O gidince, Otranto'da bekleyen takviye bir daha gelmedi. Erzak tükendi, ümit tükendi. Sonunda oradaki bir avuç yiğit, anlaşmayla kaleyi bırakıp çekilmek zorunda kaldı. Avrupa'nın kalbine aralanan o kapı… usul usul kapandı.
Peki Avrupa ne yaptı?
Avrupa resmen bayram etti. Bir uçtan bir uca kilise çanları çaldı. Venedik'te haber şu sözlerle sokak sokak duyuruldu: "Büyük Kartal öldü!"
Bir düşünsenize. Koca bir kıta; orduların yenilgisine değil, bir tek adamın vefatına çan çalıyor, şükür ayini düzenliyor. Demek onlar da çok iyi biliyordu: O adam nefes aldıkça, o kapı kapanmazdı.
İşte mesele bu, dostlar. Demek ki bir adam, bazen koca bir devlet hükmünde olabiliyormuş. Bir Fatih gidiyor, bir hayal de onunla göçüp gidiyor. Otranto'nun taşları yerli yerinde kaldı; ama o köprübaşının ruhu, bir bahar günü o çayırda toprağa düştü.
Belki de en acısı şu: O kapı bir daha öyle aralanmadı.
O kapı, onu sonuna kadar itecek o tek el gittiği için kapandı, dostlar. Asıl mesele de burada saklı. Bir milletin en büyük serveti ne altınıdır, ne toprağıdır, ne de ordusunun sayısı; yetiştirdiği insandır.
Büyük hayallerin tek bir Fatih'in omzunda yükseldiğini gördük. Demek ki ufku geniş, yetenekli ve yürekli o insanları yetiştiremezsek, en görkemli yolda bile yarı yolda kalmaya mahkûmuz.
Rabbim bu millete, o Fatih ruhunu taşıyan, ufku geniş, yüreği cesur ve gönlü Hak ile dolu evlatlar nasip etsin.
Fatih'in şanlı hikâyesi bir çayırda noktalandı; ama yaşandığı yer hâlâ ayakta duruyor: Topkapı Sarayı.
Padişahların o taş duvarların ardında gerçekte nasıl yaşayıp nasıl devlet yönettiğini merak edenleri, yepyeni kitabım Topkapı Sarayı'nda Fatih'in Evi'nde, Fatih’in sofrasına, Osmanlı’nın kalbine bir yolculuğa bekliyorum.
Tarihin bir başka sayfasında, haftaya yeniden buluşmak üzere.
Sağlıcakla kalın.
Talha Uğurluel
