
Merhaba kıymetli dostlar,
Yıl 1956. Kahire'nin kenar mahallelerinden birinde, mütevazı bir evde yaşlı bir adam oturuyor. Kapısı çalınıyor. Gelen haber, bir kralın haberidir:
"Ülkemiz bağımsız oldu. Sömürgeci gitti. Dönün artık. Fas sizi bekliyor."
Bu adam yarın dönse Fas’ın bir numaralı adamı olacak. Saraylarda yaşayacak, adı meydanlara verilecek.
Adam "hayır" diyor.
Niçin "hayır" dediğine geleceğim. Ama önce şunu söyleyeyim: bu ismi büyük ihtimalle hayatınızda ilk kez duyuyorsunuz. Abdülkerim el-Hattabi.
Şimdi izin verin, sizi bir yere götüreyim.
Fas… Sert bir coğrafyadır. Taşı serttir, güneşi serttir, insanı serttir.
Bir yanı Akdeniz, bir yanı Atlas Okyanusu, güneyi koca Büyük Sahra Çölü. Ve tam ortasında, denizle çölün birbirine baktığı yerde Rif Dağları uzanır.
O dağlarda Berberiler yaşar. Beyaz tenli insanlardır; ben onlara "Urfa karası" derim, çölün kavurduğu bir renk. Kolay kolay kimseye eyvallah etmemişlerdir. İslam'a da zor girmişler, ama girdikten sonra dinlerini ölümüne savunmuşlardır.
İşte bugün size anlatacağım adam, o dağın çocuğu.
Yıl 1921.
O günlerde dünyanın üçte biri sömürgeydi. Kim nereye elini uzatsa oranın sahibi oluveriyordu.
İspanyol generali Silvestre de öyle yapıyor. Ordusuyla Fas dağlarının içine tam yüz otuz kilometre giriyor. Aldığı her tepeye küçük karakollar kuruyor, "Burası artık benimdir," diyor.
Ama o dağı bilmiyor.
Abdülkerim el-Hattabi o dağı avucunun içi gibi biliyor ve bir gerilla savaşı veriyor. Küçük İspanyol karakollarını teker teker, sessiz sessiz düşürmeye başlıyor. Sonra İspanyolların cephane ve su deposu olan mevkiyi kuşatıyor.
Susuz kalan Silvestre çekilme emri veriyor. İşte o çekilme orduyu bitiriyor.
22 Temmuz 1921’de karşı karşıya gelen iki taraf: yirmi bin kişilik, toplu tüfekli İspanya ordusu… ve üç bin kişilik Faslı birlik.
Ve İspanya yeniliyor.
En ihtiyatlı hesapla bile sekiz-on bin ölü var. General Silvestre'nin cesedi dahi bulunamaz. Birkaç hafta içinde İspanya, 1909'dan beri ele geçirdiği ne varsa hepsini kaybeder. Fas tarafının kaybı sekiz yüz kişidir.
İspanyollar bugün bile o güne savaş demezler. "Annual Faciası" derler.
Dahası, o adam dağın tepesinde bir devlet kuruyor. Beş yıl orayı yönetiyor.
Sömürgecilerin aklı çıkıyor. "Eyvah" diyorlar, "bu iş bulaşıcıdır. Yarın Cezayir'de, Mısır'da, Hindistan'da aynısını yaparlarsa halimiz nice olur?"
Fransa ile İspanya Paris'te bir masaya oturuyorlar. Alınan karar tek cümle: Bu adam acilen yok edilmeli.
Peki nasıl? Bakın, burası çok mühim.
Toplarla, uçaklarla üzerine gidiyorlar; bir yere varamıyorlar. Sonra o dağın insanını tanıyorlar ve asıl silahı buluyorlar.
Bir söz yayıyorlar aralarına:
"Bu Abdülkerim var ya… Bu adam tarikatları sevmezmiş. Yönetimi eline geçirdiği gün bütün bu tekkeleri, bu camileri kapatacakmış."
Yalan. Adamın aklından geçmemiş böyle bir şey. Dindar bir adam, medrese görmüş bir adam.
Ama yalan tuttu.
Kendisi için canını veren insanlar, bir dedikodu yüzünden ondan yüz çevirdiler. Kurşunun yapamadığını iftiralar yaptı. Onu dağda yalnız bıraktılar. 1926'da esir düştü.
Fransızlar onu Müslümanlar kaçırır diye ta Hint Okyanusu'nun ortasına, Réunion Adası'na sürdüler. Yirmi bir yıl bir adada.
1947'de "yaşlandı artık" deyip Fransa'ya nakletmek üzere gemiye bindirdiler. Gemi Süveyş Kanalı'ndan geçerken, altmış beş yaşındaki adam kendini gemiden aşağı attı ve Mısır'a sığındı.
Ve geliyoruz o kapının çalındığı güne.
Kral çağırıyor. Ülke bağımsız. Saray hazır. Cevabı şu:
"Avrupalı, Afrika'nın tamamından elini çekmedikçe ben ülkeme dönmem. Söz verdim."
Dönmedi de. 1963'te Kahire'de, sürgünde vefat etti.
Bu adamın dağda geliştirdiği savaş usulünü sonradan ders gibi çalışanlar oldu: Ho Chi Minh. Mao. Ve Che Guevara.
Evet, o tişörtlerdeki adam. Che'yi yetiştiren gerilla eğitmeni, yıllarca Rif Dağları'nda bu adama karşı savaşmış bir İspanyol subayıydı.
Dünyanın öbür ucundaki insanlar onu tanıdı, ondan öğrendi, ona sahip çıktı. Bizse adını bile duymadık.
Rabbim, kendi yiğitlerimizi tanımayı ve tanıtmayı nasip etsin.
Bir gün yolunuz Fas'a düşerse, Rif Dağları'na çıkın. Bir tarafınızda okyanus, bir tarafınızda çöl. Orada durup bir düşünün: koca bir imparatorluğu dize getiren adam, işte bu taşların üstünde yürüyordu.
Tarihin sokaklarında haftaya tekrar görüşmek üzere…
Sağlıcakla kalın, hoşça kalın.
Talha Uğurluel
