
Merhaba kıymetli dostlar,
Tarih, 1992. Yer, Saraybosna'yı tepeden gören Trebeviç dağı.
Saraybosna'yı hiç gördünüz mü? Bir çanağın içine kurulmuş gibidir; dört bir yanı dağlarla çevrili. İşte o dağlardan birinin, Trebeviç'in zirvesinde bir adam duruyor. Aşağıda, tam ayağının altında bütün şehir. Kubbeler, minareler, mezarlıklar, cıvıl cıvıl çarşılar…
Ve bu adam, ateş emrini veriyor. Verirken de keyifle şöyle diyor:
"Akşam Başçarşı'da ayak ayak üstüne atıp kahvemizi içeceğiz."
Bakın, kahveyi onlar da çok sever. Asırlarca Osmanlı toprağında kaldıkları için bu tiryakilik onlara da geçmiş. Yani adam kendinden o kadar emin ki; akşama varmadan şehir düşecek, o da fethettiği şehrin göbeğinde ayağını uzatıp kahvesini yudumlayacak.
Düşünebiliyor musunuz o kibri?
Halbuki o kahveye giden yol çok sinsi döşenmişti. Önce Müslüman halkın elindeki ne kadar silah varsa topladılar. Av tüfeğine varana kadar. Sonra bütün o ağır silahları, tankları, topları getirip şehrin etrafına dizdiler. Namlular çevrilmiş. Halk bunu televizyonda görüyor, "ne oluyor?" diyor. "Korkmayın, tatbikat yapıyoruz, rahat olun" diyorlar.
Ve bir sabah… O namlular konuşmaya başlıyor.
Silahları alınmış bir millet. Aç, çaresiz. Çanağın dibinde, tepedeki toplara karşı. O ilk yıl hakikaten çok ağır geçti. Ama bu insanlar elleri böğründe oturmadı; imanlarıyla direndiler. Önce silahsız, sonra yiyeceksiz…
Peki nasıl dayandılar? Çünkü başlarında bir adam vardı.
Aliya İzzetbegoviç. Boşnakların "Bilge Kral" dediği o yiğit. Onu büyük yapan, sadece düşmanı yenmesi değildi. O, halkına inanmıştı; halkı da ona. Ben size hep söylerim: inanmış bir lider, inanmış bir toplumla bir araya gelirse, karşısında hiç kimse duramaz. Ne Amerikası, ne Rusyası.
Ve bu lider, halkının en fakiri gibi yaşadı. Bir evine bir lokma giren milletin, liderinin sofrasında da o bir lokma vardı. İşte o yüzden inandılar ona. İşte o yüzden, üç koca yıl boyunca o çanağın dibinde bir adım geri atmadılar.
Tepedeki adam bombaladı, bombaladı, bombaladı. Üç yıl. Ama Başçarşı'ya bir tek adım dahi atamadı.
Sonra rüzgâr döndü. Boşnaklar silaha, güce kavuşunca imanlarıyla şahlandılar. Tam kaybetmek üzereyken, o ağır silahların sahiplerini geri püskürtmeye başladılar.
Ve işte tam orada… Üç yıl boyunca bu zulmü sessizce seyreden o "adil" dünya, birden ayağa kalktı. Ne zaman? Boşnaklar kazanmaya başlayınca. Dimdik, bağımsız bir Bosna kurulacakken, "durun" dediler.
Neden üç yıl önce demediniz? Neden bir yıl önce demediniz? O zaman on binlerce insan daha hayattaydı.
Velhasıl kelam dostlar; bir millet, kazandığı savaşı masada yarım bırakmaya mecbur edildi. Zaferin tam eşiğinde durduruldu.
Peki o kahve ne oldu?
O kahve hiç içilmedi. Tepedeki adamın dudağına o fincan hiç değmedi; Başçarşı'ya bir adım dahi atamadı. Ama bugün gidin, o Başçarşı'da kahveler içiliyor. Hem de nasıl? Boşnaklar fincanı hilal gibi tutar, dibindeki yıldıza bakar, "biz kahve içerken bile bayrağımızı çiziyoruz" derler.
Ya o Bilge Kral?
Ömrünün sonuna kadar o koltukta kalabilirdi; kimse onu indirmezdi. O, "bana bu kadar yeter" deyip çekildi. Ve vefat ettiğinde, kendisi için düşünülen o muhteşem anıt mezarı reddetti. "Beni," dedi, "şehit kardeşlerimin arasına defnedin."
Bugün Saraybosna'da yatıyor. Mezarı bir yıldız. Etrafını saran havuz bir hilal. Yani tam bir ay-yıldızın orta yerinde. Çevresinde de o üç yılda şehit düşen binlerce yiğit, onunla birlikte nöbette.
Evet, zafer yarım kaldı. Evet, hâlâ kanayan, hâlâ çözülmemiş yaralar var. Ama Avrupa'nın tam göbeğinde, bütün o kasıtlara rağmen hâlâ Müslüman, hâlâ dimdik bir millet duruyor. Onlar kendilerine "Evladı Fatihan" diyor.
Rabbim o şehitlerin makamını âlî, mekânını cennet eylesin. Bilge Kral'ı rahmetiyle kuşatsın, kabrini nurlandırsın. Ve Avrupa'nın göbeğindeki o aziz kardeşlerimizi ilelebet hür, güçlü ve dik tutsun. Âmin.
Tarihin o yarım kalmış nöbetinde, haftaya tekrar buluşmak üzere…
Sağlıcakla kalın, hoşça kalın.
Talha Uğurluel
