
Merhaba kıymetli dostlar,
İstanbul'da bir kahvehane… İki adam oturmuş konuşuyor. Biri öbürüne dönüyor:
"Ben gece rüyamda Fatih'i gördüm."
Öbürü doğruluyor: "Hayır olsun, nasıl gördün?"
"Fatih, türbem su alıyor, yardım edin diyordu."
Sıradan bir sohbet. Böylesinin İstanbul'da her gün yüzlercesi döner. Ama o gün yan masada bir üçüncü adam var ve o adam duyduklarını yazıyor. Saraya jurnalliyor.
Hoş, o günlerde İstanbul'a şiddetli yağmurlar yağmış. Fatih, Çarşamba… O bölgeler suya boğulmuş.
Padişah, II. Abdülhamid Han. Böyle bir kâğıt önüne konulur, okur, bir kenara koyar. Rüya işte, ne olacak?
Ama birkaç hafta sonra aynı rüya, bambaşka bir yerden, bambaşka bir insandan, bir kez daha saraya arz ediliyor.
İşte burada Abdülhamid Han işkilleniyor. Duruyor, o iki kâğıdı yan yana koyuyor.
Ve çok güvendiği paşalarından Hasan Paşa'yı huzuruna çağırtıyor:
"Bu gece sana özel bir vazife vereceğim. Dedemin mezarına gireceksin."
Şimdi burada bir duralım. Fatih Sultan Mehmed 1481 yılında Gebze'de, Hünkâr Çayırı'nda çadırında vefat etmişti. Cenazesi İstanbul'a getirildi ve kendi yaptırdığı o muazzam caminin kıble duvarının önündeki türbesine defnedildi. Dört asırdır herkesin bildiği buydu. Gidersiniz, sandukanın önünde durursunuz, Fatiha'nızı okur çıkarsınız.
Şimdi şu emrin ağırlığını bir tartın. Bir padişah, bir paşasını gecenin bir yarısında dedesinin kabrine indiriyor. Ne merasim var, ne kalabalık. Sessiz sedasız.
Anlatılır ki Hasan Paşa, en güvendiği iki adamıyla o gece türbenin kapısından içeri giriyor.
Gerisini yıllar sonra kendi ağzından dinleyeceğiz. Çünkü Hasan Paşa bu hatırayı ömrü boyunca kimseye anlatmıyor. Ta ki ölüm döşeğine düşene kadar. Orada, son günlerinde Yahya Kemal'e anlatıyor. "Bu benimle gitmesin" diyor.
Bakın ne diyor:
Gecenin bir yarısı türbeye girdik. İçeride Fatih Sultan Mehmed'in sandukası. Sandukayı kenara çektik. Taban tahtalarını söktük. Altından taş zemin çıktı.
Ve o taş zeminde, tam ortada, halkalı bir kapak.
Kapağı kaldırdılar. Aşağıya doğru bir merdiven iniyor. Ellerinde fener, birer birer indiler.
Yerin altında ince uzun bir oda. İleriye doğru uzuyor. Nereye doğru biliyor musunuz? Türbenin altından çıkıyor, caminin mihrabının altına doğru gidiyor.
O odanın en ucunda bir lahit duruyordu. İçinde, kefeniyle, Fatih Sultan Mehmed Han.
Hasan Paşa anlatırken bir detayda duruyor:
Kefeninde en küçük bir leke yoktu.
Şimdi buradan çıkan neticeye bakın.
Biz yıllardır Fatih'e Fatiha okumak için türbeye gideriz. Sandukanın önünde durur, ellerimizi açarız. Halbuki Fatih'in mübarek naaşı o sandukanın altında değil. Kendi yaptırdığı o muazzam caminin, mihrabının tam altında.
Yani imamın önünde durduğu, cemaatin saf tuttuğu, alnımızı yere koyduğumuz yerin birkaç metre aşağısında.
Peki asıl şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz?
Bunu Fatih Camii'nin yaşlı cemaati zaten biliyordu.
O eski amcalar vardı ya, camiye herkesten evvel gelen, kapısının dibinde oturan… Onlar yıllarca gençlere şunu söylerlerdi: "Evladım, Fatih'in cenazesi türbesinin altında değil. Caminin mihrabının altındadır."
Kimse üstünde durmadı. İhtiyar lafı sayıldı, geçildi.
Halbuki adamlar biliyormuş. Hem de bir paşanın gecenin bir yarısı indiği o kriptayı hiç görmeden, hiçbir arşiv kaydına bakmadan biliyormuş.
İşte bu millet böyle bir millettir dostlar. Kitaba yazmadan, deftere geçirmeden, arşive kaldırmadan da taşır hafızasını. Dededen toruna, cemaatten cemaate, kulaktan kulağa. Kâğıt susar, halk konuşur.
Benden size tavsiye; yolunuz bir cuma Fatih Camii'ne düşsün.
O muazzam kubbenin altında saf tutun. Mihraba doğru bakın. Bir de o safların arasındaki yaşlı amcalara bakın; kim bilir daha neler biliyorlar. Ve alnınızı yere koyduğunuzda, birkaç metre aşağıda kefeniyle yatan o hükümdarı bir hatırlayın.
Rabbim mekânını cennet, ruhunu şad eylesin.
Her Pazar paylaştığım Tarih Postası'nda haftaya başka bir hikâyede buluşmak üzere…
Sağlıcakla kalın, hoşça kalın.
Talha Uğurluel
