
Merhaba kıymetli dostlar,
Sizi bugün Hz. İbrahim'in şehrine, El Halil'e götürmek istiyorum. Hani Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakub ve Hz. Yusuf'un (aleyhimüsselâm) mübarek kabirlerinin yan yana durduğu o mukaddes şehre.
Ben Halil'e gruplarla her gittiğimde önce o dar sokaklara, çarşılara dalarım. Betona, apartmana teslim olmamış; kesme taştan konakları görünce aklınız durur. Yüzlerce yıllık cam atölyeleri, seramik ustaları... Venedik'te bir camcının ufacık işine "vay" diye alkış tutarız da, aynısının çok daha güzeli işte burada, Halil'de yapılır. Bir de yanınıza tatlı mı tatlı bir acve hurması alırsınız, mesele tamamdır.
Ama o sokaklarda yürürken bir şey vardır ki, gözünüzden asla kaçmaz.
Dükkanların kepenkleri, evlerin panjurları... Hemen hepsi yeşildir.
Bir yerde değil; şehrin tamamı adeta yeşile boyanmıştır. İlk gördüğümde ben de sordum, "Bu ne iştir?" dedim. Meğer enteresan bir hikâyesi varmış.
Gelin anlatayım.
2000'li yılların başıydı. O günlerde İsrail'in başında Ariel Sharon diye bir adam vardı. Bugün Netanyahu neyse, o günlerde de Sharon oydu. Tam bir siyonist, azgın bir fanatik. Derdi, Mescid-i Aksa'yı yutmak, Müslümanları Kudüs'ten söküp atmaktı. Aksa'ya nasıl posta koyduysa, bir gün gözünü Halil'e dikti.
Askerleriyle şehri çevirdi. "Halil'i ilhak ettim, artık burası bir İsrail şehridir" dedi.
Düşünebiliyor musunuz? Koca ordu, tanklar, tüfekler... Karşısında ise silahsız, yıllardır muhasara altında ezilen bir halk.
Peki Halilliler ne yaptı? İşte asıl hikâye tam burada başlıyor.
O gece şehirdeki herkese sessizce haber gönderildi. Kulaktan kulağa tek bir cümle dolaştı: "Bu gece herkes pencerelerini, kepenklerini yeşile boyasın."
Ve o gece kimse uyumadı. Ellerinde fırçalar, kovalar... Ana da boyadı, baba da boyadı, çocuk da boyadı. Bir tek kurşun atılmadan, bir tek taş savrulmadan.
Sabah olduğunda Ariel Sharon pencereden baktı ve gözlerine inanamadı.
Bütün Halil yemyeşildi.
Peki bu ne demekti? Bunu anlamak için "intifada" nedir, onu bilmek lazım. İntifada, halkın ayaklanmasıdır; kadınıyla, çocuğuyla, kucağındaki bebeğiyle bir toplumun sokağa dökülüp yürümesidir. Filistinlilerin ne füzesi vardır, ne topu. Ellerinde bir tek taş, bir tek sapan. Peki koca İsrail ordusu bu silahsız kalabalıktan neden korkar?
İşin özü şu: O kalabalık yürüdüğünde İsrail kurşun sıkar, bomba atar; önünde çoğu zaman bir çocuk, bir bebek can verir. Ve o masum görüntü, bir anda bütün dünyanın vicdanını ayağa kaldırır. Yıllardır "Biz mağduruz, şu Araplar bizi bir kaşık suda boğacak" diye oynadıkları o mazlum rolünü tuzla buz eder. Bakın, tarih boyunca zalimler hep mazlumu oynamıştır; İsrail de bu rolü hiç fena oynamıyor. İşte o maskeyi düşüren tek şey, halkın o vakur yürüyüşüdür. Onun için o manzaranın dünyaya ulaşmasından ödleri kopar.
İşte o yemyeşil şehir, Sharon'a tek kelime etmeden şunu söylüyordu: "Bir adım daha atarsan, intifada gelir."
Ve o azgın diktatör, bir gün evvel aldığı o ilhak kararını aldı, çöpe attı. "Halil'i ilhak etmekten vazgeçtik" dedi.
Velasıl kelam dostlar; koca bir orduyu geri çeviren ne bir top oldu, ne bir tüfek. Kova kova yeşil boyalarla halkın bir gecelik direnişi oldu.
O gece Halil halkı ne bağırdı, ne kan döktü. Ne orduları vardı, ne silahları; ellerinde yeşil boyadan başka bir şey de yoktu. Ama muhasara altındaki o insanlar birbirine kenetlendi, tek bir rengin arkasında bir oldu. Ve o sessizlik, en gür çığlıktan daha muazzam çıktı.
İşte o yüzden bugün hâlâ El Halil'in sokaklarında o kepenkler yeşildir. Her biri, o gecenin şahididir.
Yolunuz bir gün o mukaddes şehre düşerse, o suklarda ağır ağır yürüyün. Taş konaklara, cam ustalarına, o güzelim seramiklere bakın. Ama en çok da o yeşile bakın. Onun sıradan bir boya değil, bir milletin dik duruşu olduğunu hatırlayın.
Rabbim o mukaddes toprakları bir an evvel huzura kavuştursun. Hz. İbrahim'in şehrini Müslümanların güven içinde hürce yaşadığı o günlere yeniden eriştirsin.
Her Pazar paylaştığım Tarih Postası'nda, haftaya bir başka hikâyede buluşmak üzere...
Sağlıcakla kalın, hoşça kalın.
Talha Uğurluel
