
Merhaba kıymetli dostlar,
Sizi bugün Mekke ile Medine arasındaki o kavurucu çöle götüreceğim. Öyle bir sıcak ki yerde yürüyen bir tek karınca bulamazsınız. İşte o ateşin ortasında dört kişi yol alıyor.
Ama bu dördünden ikisi sıradan birer yolcu değil. Biri Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, diğeri can yoldaşı Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh, Mekke’den Medine’ye hicret ediyor. Ve başlarında bir bedel var: Onları yakalayıp getirene kişi başına tam 100 deve!
Düşünün; o günün şartlarında 100 deve, koca bir servet. Böyle bir ödül konunca da gözü dönmüş niceleri düşüyor peşlerine.
İşte o gözlerden biri de Süraka.
Süraka, karşı dağın ardındaki köyün zenginlerinden. Adamlarından biri koşup haber veriyor: "Ey Süraka! Aradığınız o kişileri falanca mevkide gördüm!" Süraka ne yapıyor dersiniz? Ödülü kimseyle paylaşmamak için adamı başından savıyor. Sonra silahlarını kuşanıyor, atına atlıyor ve dörtnala sürüyor.
Çöl bedevisi… Acımasız, sert. Altında da yıldırım gibi bir Arap atı.
Tam bu sırada Hz. Ebû Bekir'in içine bir tedirginlik düşüyor. Bir Efendimiz'in sağına geçiyor, bir soluna, bir önüne. Efendimiz soruyor: "Hayırdır ya Ebû Bekir, ne oluyor sana?" O da diyor ki: "Bilmiyorum ya Resulallah… İçime bir endişe düştü."
Boşuna değilmiş o endişe. Çünkü Süraka bir anda tepelerinde bitiyor, kılıcını çekiyor, vuracak…
Ama anlatılır ki, tam o an atının ayakları dizlerine kadar kuma gömülüveriyor. Süraka şaşkın; çünkü orası gevşek bir kum değil, ata batacak bir zemin değil. Bir kurtuluyor, hışımla bir daha saldırıyor. Bu sefer at karnına kadar gömülüyor.
İşte o gururlu avcı, bir anda yalvaran bir adama dönüşüyor.
"Tamam," diyor, "size dokunmayacağım. Burada olduğunuzu da kimseye söylemeyeceğim. Ama bana ne vaat ediyorsunuz?"
Eski Arap töresinde böyle bir teminat, bir kurtuluş akçesi vardır. Şimdi açık konuşalım, o ana dünyevi gözle bir bakın: Ne bir ordu var ortada, ne bir saltanat, ne de bir hazine. Çölün ortasında, peşine düşülmüş bir Nebî ve yanındaki sadık dostu. Süraka onlardan bir bedel istiyor.
Peki Efendimiz ne vaat ediyor biliyor musunuz?
Yerden bir kemik parçası alıyor, yanındakine uzatıyor: "Yaz," diyor. "Süraka'ya Kisra'nın bileziklerini vaat ediyorum."
Durun, bu cümlenin ağırlığını bir anlayalım.
O gün dünyada iki süper güç var: Biri Doğu Roma, yani Bizans. Diğeri Sasani İmparatorluğu. Kisra dediğimiz, işte o Sasani'nin kralı. Yani çölün ortasında, başına ödül konmuş bir insan, kalkıp dünyanın en güçlü imparatorlarından birinin bileziklerini vaat ediyor!
Kemiğe yazılıyor, Süraka emaneti alıp gidiyor.
Peki o söz ne oldu dersiniz?
Bakın hesaplayalım. Hicret 622'de oldu. Efendimiz hicretten on yıl sonra ahirete irtihal etti. Hz. Ebû Bekir'in iki yıllık halifeliği geçti. Derken Hz. Ömer'in döneminde, Kâdisiye'de Sasani orduları bozguna uğradı, Kisra'nın o muhteşem sarayları düştü, bütün hazine Medine'ye taşındı.
Ve Hz. Ömer, o bilezikleri eline aldığında bir ismi hatırladı: Süraka.
Haber saldı: "Süraka gelsin, Medine'de bir emaneti var."
O çöl bedevisi kalkıp Medine'ye geldi. Hz. Ömer, Kisra'nın iki bileziğini onun koluna geçirdi. Bilezikler o kadar genişti ki, bir bedevînin kolunda dirseğine kadar çıkıyordu. Aradan tam 15 yıl geçmişti.
Düşünebiliyor musunuz? O söz verildiğinde ortada ne bir ordu vardı, ne bir hazine, ne de o sözü mümkün kılacak bir tek işaret. Bir tek, kuma gömülmüş bir at…
Velasıl kelam dostlar; o gün çölde verilen, sıradan bir söz değildi. Çünkü o sözü veren, kâinatın Efendisi, Âlemlere rahmet olarak gönderilen O Yüce Nebî'ydi. O ne söylediyse oldu; neyi haber verdiyse, aradan yıllar geçse de harfi harfine gerçekleşti.
Bir cihan imparatorunun hazinesi, çölün ortasında verilmiş bir tek sözün hatırına kalkıp bir bedevînin koluna ulaştıysa, âlemlerin Rabbi akıl almazları oldurur demektir. Allah'ın Resulü bir söz verdi mi, mutlaka yerini bulur demektir.
İşte bizim Peygamberimiz böyle bir Peygamberdir; sözü haktır, va'di haktır.
Her Pazar paylaştığım Tarih Postası'nda haftaya başka bir hikayede buluşmak üzere…
Sağlıcakla kalın.
Talha Uğurluel
