Kayseri Fatihi'nin Naaşını Gördüm

Kayseri Fatihi'nin Naaşını Gördüm

İstediğiniz zaman tek tıkla ayrılabilirsiniz.

Kayıt olarak Aydınlatma Metni'ni ve e-posta almayı kabul etmiş sayılırsınız

Merhaba kıymetli dostlar,

Malazgirt kazanıldı. Yıl 1071. Anadolu'nun kapısı ardına kadar açıldı.

Ama bakın, Sultan Alparslan'ın aklında sadece bir zafer yok. Onun aklında kalıcı bir yurt var. Bir vatan var.

Ne yaptı biliyor musunuz? Dört yiğit komutanını huzuruna çağırdı. Danışment'i, Artuk'u, Saltuk'u, Mengücek'i. Ve onlara tarihe geçecek o emri verdi:

"Gidin. Yerleşin. Yurt edinin. Buraları boyu boylayın, soyu soylayın, şenlendirin. Ve sakın bir daha geri dönmeyin. Orada kalın, orada ölün."

Geri dönüş yok. Kaçış yok. Bu topraklar artık son nefesinize kadar sizin.

İşte bugün size, o emre canıyla kanıyla uyan bir adamı anlatacağım.

Bu emri alanlardan biri Danışmentlilerdi. Amasya, Tokat, Niksar, Sivas... Adım adım adım Anadolu'yu vatan yaptılar. Hem de nasıl? At sırtında ot arayan göçebeler gibi değil. Girer girmez Niksar'a, Tokat'a Anadolu'nun ilk üniversite binalarını, o pırıl pırıl medreseleri kondurdular. İlim, irfan, kandil...

Ve o hanedanın başına geçen bir isim var: Melik Gazi.

Kim bu Melik Gazi? Sıradan bir bey değil. Anadolu Selçuklu hükümdarı Sultan Mesut'un kayınpederi. Kızını ona vermiş.

Peki bu büyük adam ne yaptı? Romalıların elindeki Kayseri'yi kuşattı ve kurtardı. Kayseri'yi bizim Kayserimiz yaptı.

Durdu mu? Durmadı. Sekseninde... Evet, yanlış duymadınız, seksen yaşında bir sefere daha çıktı. Bu kez hedef Malatya.

Ama kuşatma sürerken o mübarek ömür tükendi. Melik Gazi, seksen yaşında, Malatya'nın tam önünde vefat etti.

İşin en acı tarafı şu: Cenazesini Kayseri'ye götürmek istediler. Götüremediler. Çünkü Malatya daha alınmamıştı, yol tehlikeliydi. Kayseri ile Malatya arasında, Zamantı Kalesi'nin eteğine, dağ başına defnettiler.

Fethettiği şehre gömülemedi. Bugün oranın adı ne biliyor musunuz? Melik Gazi köyü. Adı bile onunla anılıyor.

Şimdi sıkı durun. Ben bu türbeye yıllar önce gittim.

Kayseri'de bir konferansım vardı. Konferans bitince yanıma genç bir bey geldi. "Talha Bey" dedi, "dağda bir türbe var, ben sık sık giderim, ruhum orada dinleniyor." Ertesi sabah erkenden düştük yola.

Kayseri'de bahar vardı, dağda kar. Pazar sabahı. Muhtarı neredeyse yatağından kaldırdık. Kapıyı açtı, içeri girdik.

İçeride Melik Gazi'nin sandukası duruyor. Ben önceden okumuştum: bu türbenin bir de yer altı odası, bir kriptası varmış. Cenaze aşağıdaymış. Onu görmek istiyordum ama muhtara nasıl söylesem, açmazsa diye çekiniyorum...

Derken muhtar beni tanıyıverdi. "Aa" dedi, "siz televizyonda tarih anlatıyorsunuz. Gelin, ben size aşağıyı göstereyim."

Allah'ım, dünyalar benim oldu. Sandukanın yanındaki halıyı kaldırdı. Altında bir kapak. Kilidini açtı. Yerin altına inen bir merdiven.

İndik. Ve karşımızda bir tabut. Muhtar tabutu bir açtı.

Melik Gazi... etiyle kemiğiyle, olduğu gibi önümüzde duruyordu. Aradan geçen onca asra rağmen hiç bozulmamış.

Beynimden vurulmuşa döndüm. Muhtarın yadırgamayacağını bilsem, eğilip o gazinin ayaklarına kapanacaktım. Neden mi? Çünkü karşımda, bütün bir ömrünü Anadolu'yu vatan yapmaya adamış bir gazi, bir şehit yatıyordu.

Bakın, biz "gazi, dede, baba" deyince gözümüzde beli bükülmüş, elinde bastonlu ihtiyarlar canlanır. Halbuki bu adamlar gençtiler, yakışıklıydılar. Dünya da nefis de onlara her şeyi fısıldıyordu. Onlar bu fısıltıları bastırdılar.

Hiçbiri Anadolu'da doğmadı. Ama hepsi Anadolu'da öldü.

Peki Melik Gazi göçünce hikaye bitti mi? Bitmedi. Yerine oğlu Melik Mehmet Gazi geçti. Babasının fethettiği ama imar etmeye ömrü yetmediği Kayseri'ye ne yaptı? Kocaman bir cami kondurdu. Kayseriler bu camiye Ulu Cami demezler; Cami-i Kebir derler.

Yani baba toprağı fethetti, oğul o toprağı mabetle taçlandırdı. Nöbet devredildi. Bugün o cami hâlâ ayakta, o gaziler hâlâ Anadolu'nun bağrında yatıyor.

Rabbim, bu toprakları bize vatan yapan o gazilerin ruhunu şad etsin.

Haftaya yeni bir hikayede buluşmak üzere, sağlıcakla kalın, hoşça kalın.

Talha Uğurluel