Kimsenin Ciddiye Almadığı Çocuk

Kimsenin Ciddiye Almadığı Çocuk

İstediğiniz zaman tek tıkla ayrılabilirsiniz.

Kayıt olarak Aydınlatma Metni'ni ve e-posta almayı kabul etmiş sayılırsınız

Merhaba kıymetli dostlar,

Bugün sizi Horasan'a, Nişabur'un toz duman içindeki meydanına götüreceğim.

Selçuklular askere alım yapıyor. Sıra sıra delikanlılar bekliyor. Boyuna posuna bakılıyor herkesin. Kim ata iyi biniyor, kim yayı iyi geriyor, kim omuz vurunca devrilmiyor…

Sıra kısacık boylu bir gence geliyor. Bakıyorlar, ölçüyorlar, "olmaz" diyorlar. Çevirin gitsin.

Ama çocuk gitmiyor. "Beni de alın," diyor. Yalvarıyor, yakarıyor. "Ne olur beni de alın."

Bütün bunları uzaktan, bir köşeden izleyen biri var: Sultan Alparslan.

Komutanlardan birini yanına çağırıyor. "O genç niçin bu kadar ısrar etti?" diyor. Adam cevap veriyor: "Efendim boyu kısa. Almak istemiyoruz. Ama çok ısrarcı."

Anlatılır ki Alparslan şöyle diyor:

"Alın şunu da. Belki Romen Diyojen'i bu esir eder."

Bir sultanın ağzından çıkmış, yarı şaka, gelip geçici bir cümle. O meydanda kimse ciddiye almıyor.

Aradan yıllar geçer...

Bakın, Alparslan'ın aklında aslında Malazgirt falan yoktu. Onun derdi Kudüs'tü. Urfa'yı geçmiş, Halep önlerine gelmiş, o devasa kaleyi tam üç ay kuşatmıştı. Sonra Şam, sonra Kudüs, en sonunda da Kahire. Plan buydu.

Ama tam Halep'ten çıkacağı gün eline bir mektup geçiyor. Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen yazmış: "Seninle savaşmaya geliyorum. Sen bizim topraklarımızı işgal ettin."

Alparslan barış istiyor, oyalamaya çalışıyor. Adamın gözü kararmış. Diyor ki: "Barışı Nişabur'da yaparız. Atlarımı da Rey'de sularım."

Yani "gelip başkentini basacağım" diyor.

Alparslan'ın cevabı tarihe geçmiştir: "Atlarınızın Rey'de sulanacağına garanti verebilirim. Ama sizin nerede ikamet edeceğinizi garanti edemem."

Kudüs bir başka bahara kaldı.

26 Ağustos 1071. Malazgirt Ovası. Ağustos sıcağı, toz, at kişnemesi, tekbir sesi… Göz gözü görmüyor.

O gün Bizans saflarında paralı askerlik yapan Uzlar ve Peçenekler karşılarında kendi soydaşlarını buluyorlar ve savaşın tam ortasında atlarını çevirip Selçuklu tarafına geçiyorlar.

Ordusu dağılmaya başlayınca Diyojen kaçmaya yelteniyor. Aklı başında bir adam, kılığını değiştirmiş. Ama çizmesini değiştirmeyi akıl edememiş; o gösterişli çizme öylece duruyor ayağında.

Ve o mahşer kalabalığın içinde biri o çizmeyi gözüne kestiriyor.

Nişabur'da kapıdan çevrilen o kısa boylu genç.

Atlıyor üstüne, ellerini bağlıyor, çekip kendi çadırına götürüyor. Savaş sürüyor çünkü. Dursun orada, yarın bakarız.

Akşama doğru zafer kazanılıyor. Alparslan emir üstüne emir veriyor: "Romen Diyojen'i bulun. Ölü ya da diri." Ara, ara, ara… Yok. O gece öylece geçiyor.

Ertesi sabah bütün askerlere haber salınıyor: herkes esirini getirsin. Çadırın bir köşesinde soylular birikmiş, getiren askere iyi paralar sayılıyor.

Derken bizim genç, dün geceden bağladığı adamı ellerinden tutup içeri sokuyor.

O esir çadırdan içeri girer girmez, oradaki bütün Bizans soyluları bulundukları yerde secdeye kapanıyor.

Hepsi.

Alparslan o an her şeyi anlıyor. Karşısında Doğu Roma İmparatoru duruyor.

Peki getiren kim?

Nişabur'da "alın şunu da" dediği çocuk.

Alparslan onu hediyelere boğuyor.

Sonra dönüp esirine soruyor: "Sen beni esir etseydin bana ne yapardın?" Diyojen'in cevabı çok sert: "Ağır işkencelerle öldürürdüm."

Alparslan soruyor: "Peki sence ben sana ne yapacağım?"

Diyojen saymaya başlıyor: "Ya öldürürsün. Ya zincire vurup memleket memleket gezdirir, herkese gösterirsin. Ya da…"

Duruyor. Söylemeye dili varmıyor.

"Ya da affedersin. Fidyemi alır, vergimi bağlar, beni kendi tahtıma senin adına oturtursun. Ama bunu ihtimalden bile saymıyorum."

Alparslan bakıyor ona: "Senin aklına en son gelen, benim aklıma ilk gelen oldu."

Ve o adamı, kendi askerlerine uğurlatıp yoluna gönderiyor.

Bu hem yerinde bir hesaptı, hem de kılıcın bittiği yerde başlayan bir mertlikti. Lakin Bizans kendi imparatorunu affetmedi. Diyojen döndüğünde tahtına başkası oturmuştu; yakalatıldı, gözlerine mil çekilerek öldürüldü. Alparslan verdiği sözü tuttu, onunkiler tutmadı.

Velasıl kelam dostlar…

Bu hikâye bana on dört yaşındaki halimi hatırlatır. Rahmetli dedem iki metreye yakın boyuyla dev gibi bir adamdı. Tuttu elimden, beni askerî okula yazdırmak için şubeye götürdü. Ölçtüler, biçtiler, şartlara baktılar.

Boyum iki santim kısa geldi.

Ben o kapıdan döndüm. Nişabur'da o çocuğu ölçen komutanlar da yanılmamışlardı aslında; doğru ölçtüler. Yanlış olan, ölçtükleri şeyin insanın kendisi olduğunu sanmalarıydı.

Alparslan'ı büyük yapan da işte budur. O meydanda, kimsenin göremediğini gördü.

Her Pazar paylaştığım Tarih Postası'nda haftaya başka bir hikâyede buluşmak üzere…

Sağlıcakla kalın.

Talha Uğurluel