
Merhaba kıymetli dostlar,
Tarih 1187.
Selahaddin Eyyubi Kudüs'ü henüz almış, şehrin üzerine çöken toz daha oturmamıştır.
Şehrin tam göbeğinde bir kilise vardır: Kıyamet Kilisesi. Hristiyanların inancına göre Hz. İsa burada çarmıha gerilmiş, buraya gömülmüş ve buradan dirilmiştir. Yani burası, bütün Hristiyan dünyasının yeryüzündeki en kutsal mabedi; asırlardır milyonlarca hacının yüz sürmeye aktığı yer.
Gelin görün ki o mukaddes çatının altında garip bir hâl vardır: mezhepler kiliseyi paylaşamaz.
Mezhepler birbirine düşmüştür. Her biri "şurası benim" der, hiçbiri ötekinin sözüne razı gelmez. Anahtar kimde duracak diye sorduğunuzda ortalık karışır; üzerinde anlaşabildikleri tek bir isim çıkmaz.
Selahaddin Eyyubi muazzam bir karar verir:
"Madem öyle, bu anahtarı Müslümanlara veriyorum."
Ama bakın, asıl deha şimdi geliyor. Selahaddin anahtarı tek bir aileye bile vermez. İki aileye verir: Cudeh ve Nuseybe**.**
Cudeh ailesine, "Bu anahtarın emanetçisi, koruyucusu sizsiniz," der. Anahtarı saklamak, her gün getirmek onların vazifesidir.
Nuseybe ailesine ise, "Kapıyı açıp kapama, kilidi çevirme vazifesi sizin," der.
Niçin iki aile? Çünkü anahtarı saklayan kapıyı açamaz, kapıyı açanın elinde anahtar yoktur. İkisi bir araya gelmeden o kapı ne açılır ne kapanır. Yani hiçbir aile, ya da o aileyi satın almaya kalkan hiç kimse anahtarı tek başına eline alıp kötüye kullanamaz.
İşte Selahaddin'in dehası budur.
Ve düşünebiliyor musunuz, o gün verilen bu vazife bugün hâlâ sürüyor.
Her gün, Cudeh ailesinden biri asırlık demir anahtarı getirir; Nuseybe ailesinden biri o anahtarı alır, kilidi çevirir.
Dünya Hristiyanlığının en mukaddes kapısı, her sabah bir Müslümanın eliyle açılır, her akşam yine onun eliyle kapanır.
İşte herkesin güvendiği, kimsenin itiraz etmediği o adil el, Kudüs'e bir kez daha damgasını vuracaktır.
Aradan yüzyıllar geçer; bu sefer sahnede Osmanlı vardır.
Yine aynı kilise, yine bir kavga. Ama bu sefer mesele bir basamaktır.
Kiliseyi parsel parsel paylaşmışlardır: şurayı Katolik süpürür, şu merdiveni Ortodoks, şu camları Ermeni siler.
Derken bir Ortodoks merdivenin en alt basamağını süpürürken avlunun bir köşesine taşar. Katolikler bunu görür: "Bizim sevabımıza el uzatıyorlar!" derler ve o kutsal mekânda bıçaklar çekilir, birkaç papaz can verir.
İş büyüyünce akıllarına tek bir adres gelir. En üst otorite kim? İstanbul'daki padişah. Sultan Abdülmecid'e haber uçar.
Emir nettir: "Herkes kiliseyi boşaltsın. Kim ne yapıyorsa, her şey olduğu gibi kalsın!"
Tam o emir okunurken, bir Ermeni papaz merdivenini dayamış camları siliyordur. "İn aşağı" derler. "Niye?" "Padişahın emri var, her şey olduğu gibi kalacak." Adam "Bari merdivenimi alayım" der. "Alamazsın. Her şey olduğu gibi kalacak."
Ve o merdiven orada kalır.
Aylar sonra İstanbul'dan yeni bir emir gelir, bütün mezheplerin vazifeleri yeniden çizilir. Ama o emirnamede tek bir şey yazmaz: bu merdiveni kim indirecek? Çünkü padişahın orada bir merdiven unutulduğundan haberi bile yoktur.
Komiktir ama hepsi gerçektir.
O tahta merdiven, 1840'lardan bu yana, tam yüz seksen yıldır o pencerenin önünde durur. Düşmesin diye etrafına demir parmaklık çekmişler ama kimse indirememiştir.

Neden mi?
Çünkü öyle bir anlaşmazlığı çözmek, bütün tarafların adaletine güvenip boyun eğeceği bir el ister.
Vaktiyle o el vardı: bir basamak kavgasında bile araya girip kimseyi kayırmadan adaletle hükmeden bir el. O mezhepler bu adil hükme gönülden boyun eğmişti.
Peki bu el kimindi?
Bizimdi.
Velhasıl kelam dostlar...
Biz o şehri tam dört asır yönettik. Mezhepler bir basamak için birbirini boğazlarken araya giren, kanı durduran, herkesi kendi mukaddesiyle baş başa bırakan bizdik. Kavga edenleri ayırdık, adaleti tesis ettik, o şehrin huzurunu asırlarca koruduk.
Sonra elimiz oradan çekildi.
Ve o günden bu yana o mukaddes topraklar bir gün olsun huzur yüzü görmedi.
Rabbim, o emanete sahip çıkan feraseti bu millete yeniden nasip etsin; o adaletin ve huzurun, o mukaddes topraklara yeniden hâkim olduğu günleri bizlere göstersin. Kudüs'ü gözümüzden, gönlümüzden hiç düşürmesin.
Haftaya tarihin bir başka köşesinde buluşmak üzere.
Sağlıcakla kalın.
Talha Uğurluel
