Yavuz’u Yenilmez Yapan Sır Neydi? - Tarih Postası

31 May 2026

Yavuz’u Yenilmez Yapan Sır Neydi?

Yavuz’u Yenilmez Yapan Sır Neydi?

Merhaba kıymetli dostlar,

Tarih 1517, Yavuz Sultan Selim, Çaldıran'da Şah İsmail'i bir günde dağıtmış, şimdi gözünü Mısır'a, Memlüklülerin üzerine dikmiş.

Ama bakın, asıl mesele karşıdaki ordu değil. Yavuz'un önünde, ucu bucağı görünmeyen bir başka düşman uzanıyor:

Sina Çölü.

Açık konuşalım; o çöl haritada masum bir sarı leke gibi durur ama insanı diri diri yutar. Susuzluk, kum fırtınası, gündüz kavuran gece donduran kabus gibi bir ortam…

İnanmayacaksınız ama bu çölün ne menem bir yer olduğunu anlamak için tam dört yüz yıl ileriye gidelim.

Birinci Dünya Savaşı…

O gün dünyanın en güçlü ordusu olan İngilizler, bu çölü geçebilmek için ne yaptı biliyor musunuz?

Süveyş'ten doğuya doğru kilometrelerce demiryolu döşediler. Yetmedi, yanına bir de tatlı su boru hattı çektiler. Yani 20. yüzyılın o motorlu, tüfekli, lojistikli ordusu; suyunu ve çeliğini sırtında taşımadan bu çöle adım dahi atamadı.

Bizim o yıllardaki Sina harekâtlarımız da susuzluğun pençesinde tıkanıp kalmıştı.

Şimdi geri dönün 1517'ye. Ne demiryolu var, ne boru hattı. Yavuz, koca orduyu at sırtında, develerle, yer yer yayan o cehennemden geçiriyor.

İşte tam o çölün ortasında, müthiş bir şey oluyor.

Yavuz Sultan Selim, hiç beklenmedik bir anda atından iniyor. Yürümeye başlıyor.

Şimdi protokol bu ya; padişah atından inerse, koca ordu da inmek zorunda.

Düşünebiliyor musunuz? Binlerce asker, o kavurucu sıcağın altında; kum, ter, rüzgâr… Saatlerce yayan yürüyor. Herkes bitkin, herkes perişan.

Yanındakilerden biri dayanamıyor, Padişah'ın yanına sokuluyor: "Sultanım," diyor, "siz atınızdan indiniz diye bütün ordu saatlerdir yayan yürümekte, hepsi perişan oldu. Neden yürüyorsunuz?”

Yavuz, gözleri yaşlı bir vaziyette dönüyor ona. Ve şu cümleyi söylüyor:

"Kâinatın Efendisi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem önümüzde bize yayan yol gösterirken, biz nasıl at sırtında durabiliriz?"

Bakın, "Yavuz" demek sert demek, çetin demek, karşısındakini dize getiren demek. Ve evet, gerçekten de öyleydi; astığı astık, kestiği kestik bir padişahtı. Ama o sertliğin bir adresi vardı.

O kılıç gibi keskin adam; iş Hakka, iş ilme, iş Peygamber Efendimiz'e gelince eğiliveriyordu.

Mekke ve Medine'nin önünde kendisine "iki haremin hâkimi" denilince, "Biz o toprakların hâkimi değil, ancak hizmetkârı olabiliriz" diye düzeltecek kadar hassastı. Sertliği nefsi için değil, davası içindi.

Gelin şimdi aradan üç yıl geçsin.

Yıl 1520. Yine bir ordugâh, yine bir çadır. Ama bu sefer Padişah'ın sırtında amansız bir çıban var; "şirpençe" dedikleri o illet, kanını zehirlemiş. Koca Yavuz, ölüm döşeğinde yatıyor. Bilinci gelip gidiyor.

Başucundaki sadık adam, Padişah'ın son anlarının geldiğini anlıyor. Eğilip kulağına usulca fısıldıyor…

Ve işte o an…

Gözleri kapanmak üzere olan, bilinci o dünyaya çoktan kaymış o koca adam, birden gözlerini iri iri açıyor. Yatağından doğrulur gibi bir hamle yapıyor. Ve son sözünü söylüyor:

"Sen şimdiye kadar bizi kiminle bilirdin?"

İşte mesele budur.

Bir ömür boyu Allah'la beraber olmuş bir padişah ve Allah’ın ona bahşettiği o muazzam zaferler. Osmanlı topraklarını üç katına çıkaran, zamanın İskenderi, şarkın fatihi Yavuz Sultan Selim Han’ın büyük başarılarının altında bu vardı.

Tasavvufta buna yakîn derler; her an, her nefeste Allah'a yakın olmak. Çölde atından inerken de O'nunlaydı, ölüm döşeğinde de. İşte o iman, o edep ve o azim bir araya gelince, bütün dünya önünde eğiliyordu.

Rabbim, o çölde bir cihan padişahını atından indiren o edebi, o yakîni bizlere de nasip etsin. Ecdadımızı doğru tanımayı, doğru anlamayı ve anlatmayı ihsan eylesin.

Haftaya yeni bir hikâyede buluşmak üzere…

Sağlıcakla kalın, hoşça kalın.

Talha Uğurluel