
Edirneliler Neden Osmanlı'ya Hayran Kaldı
Merhaba kıymetli dostlar,
Ağustos'un sonu… Trakya'nın o ağır, boğucu sıcağı. Toprak çatlamış, yollar toz içinde.
Gelibolu'dan çıkan bir ordu adım adım Edirne'ye yürüyor. Başlarında Sultan Birinci Murad Han var.
Yol boyunca ne mi var? Bağ. Edirne'nin o meşhur üzüm bağları. Salkımlar tam kıvamında, dallar yere değecek gibi duruyor.
Aç, yorgun, günlerdir yürüyen bir ordu düşünün. Ve yol kenarında, sahipsiz, salkım salkım üzüm.
Ne olur? Tarih boyunca binlerce kez ne olduysa o olur. Yağma olur.
Ama o gün olmadı.
Osmanlı askeri bağlara giriyor, evet. İhtiyacı kadar üzüm koparıyor, evet. Ama kopardığı her salkımın yerine dala bir para kesesi asıyor.
Velasıl kelam, ordu Edirne önlerine geliyor.
Sazlıdere'de Bizans ve Bulgar kuvvetleri çoktan yenilmiş, şehrin kapıları aralanmıştı. Şimdi sıra kuşatmada.
Ve bakın burası çok enteresan…
Şehrin tekfuru ortada yok! Adam kaçmış, halkını bırakıp gitmiş. Kuşatmanın ilk akşamı Edirne halkı kendi kendine toplanıyor. Kimse yok başlarında. "Ne yapacağız?" diye konuşuyorlar.
Ama o insanların bir şeyden haberi var: bağlara asılan o keselerden.
İçlerinden biri diyor ki: "Bizim kendi Roma ordumuz bile buradan geçerken bağlarımızı yağmalardı. Her seferinde. Bunlar nasıl insanlar böyle? Üzüm koparmış, yerine para kesesi asmış."
Düşünebiliyor musunuz? O bağlar artık onların. Şehri almaya gelmişler, kapıyı zorlayacaklar. Yarın "burası bizim zaten” deseler kim ne diyebilir? Hayır. Koparıyor, parasını bırakıyor.
Ertesi sabah Edirne halkı şehrin kapılarını kendi elleriyle açıyor.
Kuşatma bir gün sürüyor dostlar. Bir gün. Koskoca Edirne, Birinci Murad Han'ın eliyle böyle fethediliyor.
Şimdi diyeceksiniz ki, güzel hikâye ama sonu ne oldu?
Bakın anlatayım. Aradan yıllar geçiyor. 1402'de Ankara Savaşı… Yıldırım Bayezid esir düşüyor, devletin beli kırılıyor. Dört şehzade dört ayrı şehirde kendi başına hükümdarlığını ilan ediyor. Tam on bir yıl süren fetret devri başlıyor.
Devlet yok hükmünde. Anadolu'daki beylikler tek tek ayrılıyor, hepsi bağımsızlığını alıyor.
Peki Balkanlar? O zorla alındığı söylenen topraklar?
Hiçbir yere gitmiyorlar.
On bir yıl boyunca, tepelerinde onları tutacak bir ordu yokken, neredeyse hiçbir toprak Osmanlı'dan kopmuyor.
Neden?
Çünkü o insanlar adaletle yönetilmişlerdi. Kimse onların inancına, ibadetine el uzatmamıştı. İşte o keseler boşuna asılmamış dostlar.
Bir şehrin kapısını açan şey mancınık değildi. Bir devletin çöktüğü gün Balkanları yerinde tutan şey de kılıç değildi. İkisi de aynı şeydi: verilen sözün arkasında durmak ve hak yemekten korkmak.
Rabbim bugün de hepimizi kimsenin görmediği yerde bile doğru olanlardan etsin. Ecdadın ruhunu şad eylesin.
Her pazar paylaştığım Tarih Postası'nda haftaya başka bir hikâyede buluşmak üzere…
Sağlıcakla kalın, hoşça kalın.
Talha Uğurluel
